5237 s. TÜRK
CEZA KANUNUNDA CEZALAR ve GÜVENLİK TEDBİRLERİ
Prof. Dr. Zeki Hafızoğulları
Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Cezave Ceza Usulü Hukuku Anabilim Dalı Başkanı
Giriş
5237 s. Türk Ceza Kanunu, eskinin mührünü kazırcasına, 765 s. Kanunu yürürlükten
kaldırmış ve mevcut olan tartışmalara çözüm aramak yerine, tüm ceza hukuku
sistemini etkileyen yeni tartışmaları başlatmış, ceza hukuku düşüncesinde
tekelleşmeye yol açmıştır. Öyle ki, uygulamada, denene bakılırsa, artık kanunun
ne dediğine değil de, kanunun hazırlık çalışmalarına katılanların ne dediğine
bakılmaktadır.
Tabii, madem yürürlükteki kanun budur, bu kanun esas olmak üzere, yeni
uygulamalar yapılacak ve yeni bir doktrin oluşacaktır. Bu bağlamda, ne kanunun
hazırlık çalışmalarına katılanların dediklerinin, ne tarihi kanun koyucunun
kanunun gerekçesinde söylediklerinin, öznel birer görüş olmanın ötesinde, ciddi
herhangi bir değeri bulunmaktadır. Hukukçunun işi yorumdur. Yorum, inceleme ve
araştırmada herkes için ortak payda, Ceza Kanununun kendisidir. Hukukçu, kuramcı
ve uygulamacı olarak, sadece Ceza Kanununa mecburdur. Böyle olunca, hukukçuyu
bağlayan sadece kanunun iradesidir.
Bu gerçek karşısında, biz, burada, Ceza Kanununda cezalar ve güvenlik
tedbirlerinin nasıl düzenlendiğini, kapsamının ve sınırlarının neden ibaret
olduğunu ortaya koymak, ortaya konan sonuçların tartışılmasını sağlamak, böylece
yeni doktrin ve uygulamanın oluşmasına katkıda bulunmayı düşünüyoruz. Elbette,
amacımız, tartışmaları bitirmek değil, başlatmaktır.
Ancak, bugün, yeterli düşünce birikimi olmadan, başkalarının düşüncelerine yer
vermenin, tartışmanın bir yararının olmadığını düşünüyoruz. O nedenle,
değerlendirmelerde, Kanunun gerekçesi dışında başka bir kaynağa gitmek, en
azından, bu aşamada, pek gerekli görülmemiştir.
Burada 5237 s. Türk Ceza Kanunda cezalar ve güvenlik tedbirleri ve cezanın
belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi incelenmeye çalışılmıştır.
I
CEZALAR
1. Genel olarak
Kanun, 2. maddesi hükmünün gereği olarak, “ Yaptırımlar “ başlığını taşıyan
Üçüncü Kısmında, 765 s. Kanunun müeyyide sisteminden tamamen farklı bir
müeyyide sistemi getirmiştir. Kanun, suçların cürüm ve kabahat olarak
ayrılmasını kaldırdığından, zorunlu olarak tek bir ceza sistemine yer
vermiştir.
Kanunun ifadesine bakıldığında, “suçun karşılığında uygulanan yaptırım olarak
“, yani ihlale tepki olarak cezalar, kişiyi hürriyetinden yoksun kılan ve mal
varlığında nakdî eksilme meydana getiren yoksunluklardır. Gerçekten, Kanun, “
Cezalar “ başlığını taşıyan 45. maddede, söz konusu bu yoksunlukları “ hapis”
ve “ adlî para cezası” ismi ile ifade etmiştir. Öyleyse, ceza hukuku düzeninde,
cezalar, hapis cezası ve adlî para cezasıdır.
765 s. Kanunundan farklı olarak, Kanun, cezalar arasında, ayrıca, kiminin ferî
ceza dediği, ceza mahkumiyetinin sonucu olarak hukuku bağlayıcı cezalara ceza
olarak yer vermemiştir. Her ne hikmetse, Kanun koyucu, gerekçede " aslî ceza ve
ferî ceza ayırımını" kaldırdığını ifade etmiş, hukuku bağlayıcı cezaları, ceza
saymayıp, ben yaptım oldu diyerek, güvenlik tedbiri saymış ve tedbir kalıbında
düzenlemeye çalışmıştır. Zaten kendi içinde çelişkili olan düzenlemenin,
maalesef, isabetli olduğunu söyleyemiyoruz. Tarihî kanun koyucu, kendince
aralarında bir nitelik farkı görmesine rağmen, doktrinde tartışılan kuramsal
esaslarını anlamamış, ceza ve güvenlik tedbirini birbirine karıştırmış; ceza
mahkumiyetinin sonucu olması gereken yoksunlukları, geçerli bir nedene bağlı
olmaksızın, keyfi olarak, esasen ceza mahkumiyetinin sonucu olarak görülmesi
mümkün olmayan güvenlik tedbiri kalıbı içine sokmuştur. İleride yeri geldiğinde
bu konuya tekrar dönülecektir.
Kanun, “ kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar “ adı altında, ihlale
tepki olarak, adlî para cezası yanında, kişide yoksunluk yaratan birçok başka
cezaya yer vermiş bulunmaktadır. Düzenleme; yeni bir şey getirmemiş, zaten
niteliği tartışmalı olan mülga 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında Kanunun
4. maddesi hükmünü kısmen değiştirerek buraya aktarmıştır. Kanunun, kısa
süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar dediği kişi hürriyetini kayıtlayan
tedbirler, tıpkı hapis cezası, adlî para cezası gibi, ihlale tepki
olduklarından, ismine ister ceza densin ister denmesin, ceza müeyyidesidirler.
Öte yandan, Kanun; suç karşılığında, sadece hürriyeti bağlayıcı ceza öngördüğü
gibi, bu ceza yanında, seçenekli olarak, para cezasına da öngörmüş
bulunmaktadır. Hatta, Kanun, özellikle kazanç elde etmek amacı ile işlenen
suçlarda ( reati di lucro ), hürriyeti bağlayıcı ceza ile birlikte para cezası
verilmesini mümkün kılmıştır.
2. Hapis cezaları
Hapis cezaları, Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası, Müebbet hapis cezası,
Süreli hapis cezasıdır. Anayasanın 19. maddesi anlamında kişi hürriyetini
kayıtlayıcı nitelikte olan Cezaların ortak özelliği, Anayasanın 17., 38.
maddeleri anlamında, insanî, şahsî, bölünebilir olmalarıdır.
İnfazın kanuniliği ilkesi gereğince, hapis cezalarının yerine getirilmeleri usul
ve esasları, infazla güdülen amaç, 5275 s. Kanunun 3, 6 ve 7. maddelerinde
gösterilmiştir. Eğer ceza ve güvenlik tedbirinin infazı idari değil kazaî bir
faaliyetse ve faaliyet Cumhuriyet savcısı ve hakim eliyle yürütülüyorsa, bu
faaliyet ancak kanun ile düzenlenir. Kanuna dayalı olarak çıkarılsa bile ceza ve
güvenlik tedbirlerinin infazının tüzük ve yönetmelikle ve genelgelerle
düzenlenemeyeceği kanaatindeyiz. Bu ve benzeri düzenlemelerin Anayasanın 2, 6,
9, 17, 38, 115, 124, 138, 139, 140. maddeleri hükümlerine aykırılık
oluşturduğunu düşünüyoruz.
Süreli hapis cezası, süreli ve kısa süreli hapis cezası olarak ayrılmaktadır.
Kısa süreli hapis cezasının özelliği, yerine geçen başka bir müeyyide tedbirine
çevrilebilir olmasıdır.
2.1. Ağırlatılmış müebbet hapis cezası
Kanun, ağırlatılmış müebbet hapis cezasını, 47. maddede düzenlemiştir.
Ağırlatılmış müebbet hapis cezası, hükümlünün hayatı boyunca devam eder.
Ancak, hükümlü, 5275 s. Kanunun 107. maddesi hükmü gereğince, iyi hal
göstermesi kaydıyla, otuz yıl, birden çok cezanın bulunması halinde otuz altı
yıl sonunda koşullu salıverilebilir. Tabii, koşullu salıverilme, hükümlülük
halini ortadan kaldırmaz.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasının uygulanması esas ve usulleri 5275 s.
Kanun, 25. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlenmiştir.
2.2. Müebbet hapis cezası
Kanun, müebbet hapis cezasını 48. maddede düzenlemiştir. Bu ceza hükümlünün
hayatı boyunca devam eder.
5275 s. Kanun, hapis cezalarının infazı bağlamında olmak üzere, müebbet hapis
cezasının uygulanması usul ve esaslarını belirlemiştir. 5275 s. Kanuna göre ( m.
107/ 1, 2, 3/b ), hükümlünün, iyi hal göstermesi halinde, koşullu salıverilmesi
mümkündür. Bu süre, hükümlünün bir tek mahkumiyetinin bulunması halinde 24 yıl,
birden çok mahkumiyetinin bulunması halinde otuz yıldır.
2.3. Süreli hapis cezası
Süreli hapis cezası, süreli ve kısa süreli olmak üzere, kanunda, 49. maddede,
iki fıkra halinde düzenlenmiştir.
2.3.1. Süreli hapis cezası, kanunda belirtilmeyen hallerde, bir yıldan az yirmi
yıldan fazla olamaz. Kanunda belirtilen hallerde, cezanın süresi, belirtildiği
kadardır.
Cezasının yerine getirilmesinin usul ve esasları 5275 s. Kanunda düzenlenmiştir.
Hükümlü, hükümlü, hükmedilen cezanın üçte ikisini iyi halle geçirdiğinde,
koşullu salıverilmeden yararlandırılabilir ( 5275 s. Kanun, m. 107/1, 2 ).
Kuşkusuz, hükümlünün hükümlülük durumu, salıverme ile ortadan kalkmaz; kasten
işlenmiş olan suçlarda, mahkumiyetin kanuni sonuçları (m. 53 ) verilen ceza
süresince devam eder.
2.3.2. Kısa süreli hapis cezası
Kısa süreli hapis cezasını hükmedilen ceza belirlemektedir. Hükmedilen ceza bir
yıl ve daha az süreli hapis cezası ise, bu, hürriyeti bağlayıcı ceza kısa süreli
hapis cezasıdır ( m. 49/ 2 ).
Kısa süreli hapis cezasının özelliği, kanunun 50. maddesinde öngörülen müeyyide
tedbirlerine çevrilebilmesidir. Öte yandan, kısa süreli hapis cezalarında,
Kanunun 53/1. maddesi hükmü uygulanmaz.
Cezanın çektirilmesi usul ve esasları, 5275 s. Kanunla düzenlenmiştir ( m. 3, 6
). Hükümlü, iyi hal gösterdiğinde, koşullu salıverilmeden yararlanabilir ( m.
107/2 ). Ayrıca, Kanun, 110. maddesinde, kısa süreli hapis cezası hakkında
uygulanabilecek özel infaz şekillerini düzenlemiştir.
2.3.1. Kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlar
ve Taksirli suçlarda hapis cezasının adlî para cezasına çevrilmesi
Anayasanın 38. maddesi, Kanunun 2. ve 45. maddeleri karşısında, 50. maddesinde
hürriyeti bağlayıcı cezalara seçenek olarak getirilen yoksunlukların niteliği,
türleri, hükmedilmesi usul ve esaslarının tartışılmasını zorunlu kılmaktadır.
Öte yandan, Kanun, taksirli suçların, uzun süreli de, adlî para cezasına
çevrilebileceğini öngörmüştür. Böylece, Kanun koyucu, taksirli suçlarda,
süresine bakılmaksızın para cezasına çevrilebildiğinden, kendi koyduğu kurala
bir istisna getirmiş olmaktadır ( 50/4 ).
2. 3.2. Seçenekli yaptırımların hukuki niteliği
Anayasanın 38., Kanunun 2. maddesi hükmü normun muhatabı herkes için mutlak
emirdir. Bu emir, cezanın kanunla konulmasıdır. Ceza Kanunu, ihlale tepki olarak
ihlalin muhatabına bir yoksunluk yüklüyorsa, tarihi kanun koyucu, kendisi ile
çelişerek, ceza ismini vermese bile, bu yoksunluk cezadır.
Bu açıdan baktığımızda, Ceza Kanunu, "Yaptırımlar" başlığını taşıyan Üçüncü
Kısım "Cezalar" başlığını taşıyan Birinci Bölüm 50. maddede hürriyeti bağlayıcı
ceza yerine geçen kişinin hakkını kısıtlayan yoksunluklara yer vermiştir.
Kanunun 45. maddesin hükmünün "lafzına" veya "sözüne" rağmen, sistematik bir
çelişki yaratmak istemiyorsak, 50. maddede sayılan yoksunlukları, hürriyeti
bağlayıcı ceza değil, ama kişinin hakkını kayıtladığından ceza müeyyidesi saymak
zorundayız. Kanun, 45. maddede, hürriyeti bağlayıcı cezaya ve nakdî cezaya yer
vermiştir. Kanun 50. maddede ayrıca nakdî cezaya yer vermekle, hukuk düzenimizde
hürriyeti bağlayıcı cezalar yanında, nakdî cezaların ve kişinin hakkını
kayıtlayan kanunla muayyen başka tür cezaların da olduğunu kabul etmiş
olmaktadır.
Kanunun 50. maddesinde ihlale seçenekli tepki olarak yer alan yoksunluklar,
yürürlükten kalkmış bulunan 647 s. Cezaların İnfazı Hakkında Kanundan
alınırken, tarihi kanun koyucu, Cezanın kanuniliği ilkesi ile, infazın
kanuniliği ilkelerinin farklı olduklarının farkında olmamış, yürürlükten
kaldırılan kanunda ceza hukukunda ceza sisteminin uru olan bir hüküm, hiç
düşünülmeden, 5271 s. Kanuna monte edilmiştir.
Kanunun, 2. maddesi ve Anayasanın 38. maddesi karşısında, " Yaptırımlar" ile
sadece ceza müeyyidesini ifade ediyorsa, 50. maddede hürriyeti bağlayıcı ceza
yerine öngörülen yoksunluklar cezadır. Eğer, bu terim ile hem cezalar, hem de
güvenlik tedbirleri kastediliyorsa, 50. maddede yer alan yoksunluklar, güvenlik
tedbiri değildirler, katıksız cezadırlar, çünkü cezalar arasında yer
almaktadırlar.
Bu durumda, Ceza Hukukunda, ceza sistemini kendi içinde tutarlı ve anlaşılır bir
hale getirmenin tek yolu, 45. maddede suç karşılığında uygulanan hürriyeti
bağlayıcı cezalar ve nakdî cezalar arasına, 50. maddede öngörülen ve Anayasanın
ifadesi ile "kişinin haklarını" kayıtlayan yoksunlukları da ceza müeyyidesi
saymaktır. Burada, aksini düşünmek, Hamurabi Kanunlarının bile bir sisteminin
olduğunun düşünülmesi karşısında, ceza hukuku düzeninin, ve ona ismini veren bir
himaye cihazı olarak, bir ceza müeyyidesi sisteminin olmadığını iddiaya
kalkışmak olur ki, herhalde, bu, bağışlanmaz bir hata olur.
50. maddede, hürriyeti bağlayıcı ceza yerine geçen cezalar, kanunla
konulmuşlardır. Bunlar, ihlalde bulunan muhatabına, Devletin mahsus organları
eliyle ve zorla uygulanmaktadırlar. Kanunun 50/1, f maddesi hükmünde öngörülen
" gönüllü olmak koşuluyla " hükmü kuralın bir istisnası değildir, çünkü fail, bu
madde hükmünde belirtilen yoksunluğa gönüllü katlanmak istemediğinde; hakkında,
ihlalin karşılığı hürriyeti bağlayıcı ceza verilecek ve uygulanacaktır. Öyleyse,
ortada, kısa süreli hapis cezasına seçenek olarak getirilen cezaların veya
kanunun ifadesiyle yaptırımların cebriliğini gideren bir durum bulunmamaktadır.
2.3. 2. Yaptırımların türleri
Kanunun öngördüğü hürriyeti bağlayıcı cezaya seçenekli cezalar, adlî para
cezası, mağdurun veya kamunun uğradığı zararın giderilmesi, bir eğitim kurumuna
devam ettirilme, belirli yerlere gitmenin veya belirli etkinlikleri yapmanın
yasaklanması, ehliyet veya ruhsatın geri alınması veya belli bir meslek ve
sanatın yapılmasının yasaklanması, kamuya yararlı bir işte çalıştırma
cezalarıdır.
5275 s. Kanun, bunların infazında uygulanacak rejimin, tüzükte gösterilmesini
emretmiştir (m. 109 ).
2. 3. 2.1. Adli para cezası
Kanunun 50/1, a maddesi hükmünde öngörülen Adlî para cezası, Kanunun 52.
maddesine öngörülen Adlî para cezasıdır. Elbette, oradaki kurallar, burada da
geçerlidir.
Failin ihlalinin karşılığı olarak, hapis cezası ile adlî para cezası seçenekli
olarak öngörüldüğü hallerde, hakim, hapis cezasına hükmederse, artık bu cezayı
para cezasına çeviremez ( 50/2 ) Bu doğaldır, çünkü hakim, para cezasını
seçmeyip hapis cezasını seçmekle takdir hakkını kullanmış olmaktadır.
2. 3. 2. 2. Mağdurun veya kamunun uğradığı zararın giderilmesi
Kanun, 50/1, b maddesinde, hakimin, hürriyeti bağlayıcı ceza yerine, mağdurun
veya kamunun uğradığı zararın aynen iadesine, suçtan önceki hale getirilmesine
veya tazminine karar verebileceğini kabul etmiştir.
Kanun koyucu, bu hükümle, ihlalle ortaya çıkan zararı, aynen iade, eski hale
getirme veya tazmin yolu ile gidermeyi amaçlamaktadır. Böylece, kanun koyucu,
zararın haksız fiil olarak Borçlar hukuku sistemi içerisinde giderilmesi, hatta
ceza yanında tazminata da hükmetmesi mümkünken, her ne hikmetse, hiç gereği
yokken, özel hukuka ait bir müeyyideyi, ceza müeyyidesi olarak ceza hukukuna
sokmuş olmaktadır. Daha önce, böyle bir hükmün, zaten hukuk düzeninde mevcut
olması, yanlışın sürdürülmesini haklı kılmaz, çünkü, sui emsal, emsal olmaz.
Burada, zarar, Ceza hukuku anlamında değil, Özel hukuk anlamında zarardır.
Açıkçası, suçun, haksız fiil olarak, üçüncü kişiye verdiği maddî zarardır.
Kanun mağdurun uğradığı zarardan söz etmektedir. Bilindiği üzere, mağdur, suçla
ihlal edilen ve ceza ile korunan hukukî değer veya menfaatin hamili olan
kimsedir. Öyleyse, suçla zarara uğrayan kimse, bizzat suçun mağduru olan kişi
olmalıdır. Hükmün genişletilerek yorumlanmasının mümkün olmayacağını
düşünüyoruz.
“ Kamunun uğradığı zarar “ ibaresi, belli bir anlamdan yoksundur, gayri
muayyendir, belirsizdir, çünkü bütün suçlar kamunun zararınadır, bütün suçların
mağduru kamudur. Böyle olunca, kamunun uğradığı zarardan, kamu idaresinin
uğradığı zarar anlaşılmalıdır. Gerçekten, suç, kamuya karşı değil, ancak bir
kamu idaresine karşı işlendiğinde, tazmini gereken bir zarar söz konusu
olabilir.
Kanun, zararın tamamen giderilmesini şart koşmuştur.
2. 3. 2. 3. Bir eğitim kurumuna devam ettirilme
Kanun 50/1, c maddesinde, hakimin, suçluya, kısa süreli hapis cezası yerine,
bir meslek veya sanat edinmesini sağlamak amacıyla, bir eğitim kurumuna devama
zorlama cezası verilebilmesini öngörmüştür.
Eğitim kurumuna devam süresi en az iki yıldır. Çoğun miktarını kanun
göstermemiştir. Herhalde, çoğun süresi, edindirilmesi amaçlanan meslek ve
sanatın eğitimini düzenleyen mevzuat esas olmak üzere belirlenecektir.
Eğitim kurumu seçilirken, kişinin öğretim düzeyi, yetenekleri, istek ve
eğilimleri göz önüne alınacaktır.
Hakim, suçlunun, gerektiğinde, barınma imkanı bulunan bir eğitim kurumuna devam
etmesine de karar verebilir.
2. 3. 2. 4. Belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan
yasaklanma
Kanun, 50/1, d maddesi hükmünde, failin, almış olduğu hürriyeti bağlayıcı cezaya
seçenek olarak, mahkum olduğu cezanın yarısından bir katına kadar süreyle
belirli yerlere gitmesinin veya belirli etkinlikleri yapmamasının
yasaklanabileceğini öngörmüştür. Gidilmesi yasaklanan yer veya yapılması
yasaklanan faaliyet, her halde her yer veya her faaliyet değildir; sadece, fail
için, işlediği suçta, kriminojen ortam oluşturan yer veya faaliyettir.
Gerçekten, bu hükme göre, uyuşturucu madde kullanmaktan bir yıl hapis cezasına
mahkum olan bir kimse, pişmanlık duyması halinde, bu cezaya seçenek olarak, iki
yıl boyunca, yaşadığı kentte bulunan, ör., içkili lokanta, diskotek, pavyon,
kahve, gazino, vs. yerlere tek başına veya arkadaşları ile birlikte gitmekten
men edilebilir.
2. 3. 2. 5. Ehliyet veya ruhsatın geri alınması
veya belli bir meslek ve sanatın yapılmasının yasaklanması
Sağladığı hak ve yetkileri kötüye kullanarak veya gerektirdiği dikkat ve özen
yükümlülüğüne aykırı davranarak suç işlenmesi durumunda, Kanun; failin, mahkum
edildiği cezaya seçenek olarak, ilgili ehliyet ve ruhsat belgesinin geri
alınmasını, belli bir meslek ve sanatı yapmaktan yasaklanmasını mümkün kılmıştır
( 50/1, e ).
Burada, ehliyet ve ruhsattan mahrum kılma veya bir meslek ve sanatın yapılmasını
yasaklama süresi, mahkum olunan cezanın yarısından bir katına kadardır.
Gerçekten, hakim, ör., tehlikeli araç kullanan kişiyi( m. 179/2), hürriyeti
bağlayıcı cezaya seçenek olarak, mahkum olduğu sürenin yarısından bir katına
kadar bir süre için sürücü belgesinin geri alınmasına mahkum edebilir.
2. 3. 2. 6. Kamuya yararlı bir işte çalıştırma
Kanun, 50/1, f maddesi hükmünde, hürriyeti bağlayıcı cezaya seçenekli ceza
olarak, mahkum olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, gönüllü olmak
koşulu ile, kamuya yararlı bir işte çalışma cezası verilebileceğini kabul
etmiştir.
Kanun, gönüllü olmak koşulunu koymakla, suçluyu, bir seçime zorlamış
bulunmaktadır. Böyle olunca, suçlu, gönüllü olursa, kamuya yararlı bir işte
çalıştırılma cezasına mahkum edilecek; gönüllü olmazsa, bu kez, pek tabiî,
hakkında verilen hürriyeti bağlayıcı ceza geçerli olacaktır.
Ayrıca, 5328 s. Kanun, 105. maddesi hükmünde, kamuya yararlı bir işte çalıştırma
cezasının ne şekilde yerine getirileceğini düzenlemiştir. Kamuya yararlı bir
işte çalıştırma, hükümlünün, ücretsiz olarak bir kamu kurumunda veya kamu
yararına hizmet veren bir özel kuruluşun belirli hizmetlerinde
çalıştırılmasıdır. Hükümlü, mahkeme kararında belirtilen çalışma esaslarına,
infaz usullerine uymadığında, çalışmaya son verilir, kalan ceza aynen çektirilir
(m. 105/5 ).
2. 3. 3. Seçenekli cezaların hükmedilme usul ve esasları
Hürriyeti bağlayıcı ceza, isterse kısa süreli olsun, hem kişi, hem de kamu
bakımından ağır sonuçlar doğuran bir ceza müeyyidesidir. Herhalde, bundan ötürü,
kanun koyucu, hürriyeti bağlayıcı cezaya seçenek olarak, kişinin hakkını
kayıtlamakla birlikte, hürriyeti bağlayıcı olmadığı için, kişiyi de, kamuyu da
daha az külfet altına sokan başka cezalara yer vermiştir. Gerçekten, kanun
koyucu, böylece, cezanın daha çok kişiselleştirilmesini, kamu bakımından daha az
külfetli olmasını sağlamaya çalışmıştır.
Bu bağlamda olmak üzere, hakim; hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum ettikten
sonra, suçlunun kişiliğini, sosyal ve ekonomik durumunu, yargılama sürecinde
duyduğu pişmanlığı ve suçun işlenmesindeki özellikleri göz önüne alarak,
hürriyeti bağlayıcı cezaya seçenek olarak, 50. maddede öngörülen cezaları
verebilecektir. Taktir hakkı söz konusu olmakla birlikte, hakim; uygulamadığı
taktirde, ister talep edilmiş olsun isterse olmasın, 50. madde hükmünü niçin
uygulamadığını kararında göstermek zorundadır. Aksi davranış bozma nedenidir.
Burada, belirtmekte yarar var, 50. maddede yer alan “suçun işlenmesindeki
özellikler”, suçun 61. maddede sayılan özellikleri dışında kalan özelliklerdir.
Zaten aksi düşünülemez; çünkü, isterse cezanın şahsileştirilmesi söz konusu
olsun, bir neden iki kez değil, ancak bir kez göz önüne alınabilir.
Bu düşünce doğruysa, cezanın kişinin şahsına uydurulmasında, 50. ve 62. madde,
nerede ise aynı nedenlere yer verdiğinden, birlikte uygulanıp
uygulanamayacakları konusunda bizce ciddi sıkıntılar yaratmaktadır. Gerçekten,
62. madde, takdiri indirim nedeni olarak, failin geçmişi, sosyal ilişkileri,
yargılama sürecindeki davranışı, cezanın kişinin geleceği üzerindeki olası
etkisi gibi hususlar sayılmıştır. Bunlarla, özde 50. maddede sayılan nedenler
arasında bir fark bulunmamaktadır. Böyle olunca, hakimin; hürriyeti bağlayıcı
cezayı belirlerken, 61. madde gereğince taktiri indirim nedenlerini göz önüne
alıp, suçluyu belli bir hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum ettikten sonra; bu kez
dönüp, aynı nedenlere dayanarak, 50. madde hükmünü uygulaması mümkün müdür
meselesi ortaya çıkmaktadır. Aynı neden, ayrı işlemlerde iki kez göz önüne
alınamayacağına göre; hakim, ancak, her iki madde hükmünde çakışmayan nedenleri
göz önüne alarak, iki hükmü birlikte uygulayabilir, yani 62. maddeyi 61.
maddeyi uygularken ve bu maddeyi uygulayıp hürriyeti bağlayıcı cezayı
belirledikten sonra 50. maddeyi uygulayabilir. Pek tabii, bu koşul
sağlanamadığı taktirde, hakim, 62. maddeyi 61. madde ile bağıntılı olarak
uygulamak zorunda olduğundan (m. 61/5 ), artık 50. maddeyi uygulamamak
zorundadır.
2. 3.3.1. Bir suçta hapis cezası ile adli para cezasının seçenekli olarak
öngörülmüş olabilir
Bir suçta hapis cezası ile adli para cezası seçenekli olarak öngörülmüşse, o suç
için hapis cezasına hükmedilmişse, bu ceza artık adlî para cezasına çevrilemez (
50/2 ).
Hüküm yerindedir, çünkü, yukarıda da belirtildiği üzere, o suçta, cezasında bir
seçeneklilik varsa, hakim de buna dayanarak takdir hakkını ceza vermekten yana
kullanmışsa, artık ikinci bir kez takdir hakkını kullanarak takdir ettiği
hürriyeti bağlayıcı cezayı bu kez 50/1, a uyarınca adli para cezasına çeviremez.
Kuşkusuz, aksi davranış, takdir hakkının kötüye kullanılması olur.
2.3.3.2. Hakimin 50. madde hükmünü uygulama zorunluluğu
Kanun 50/1. maddesi hükmünde hakimin takdirine yer vermişken, 50/3. madde
hükmünde takdir hakkının istisnasına, yani 50/1. madde hükmünün resen
uygulanması esasına yer vermiş bulunmaktadır.
Gerçekten, Kanun, 50/3. maddesi hükmünde, daha önce hapis cezasına mahkum
edilmemiş olmak koşulu ile;
a. Kişinin mahkum olduğu otuz gün ve daha az süreli hapis cezasının, bu maddenin
birinci fıkrası hükmünde öngörülen seçenekli yaptırımlardan birine çevrilmesini
emretmiştir.
b. Gene, fiili işlediği tarihte on sekiz yaşını doldurmamış veya altmış beş
yaşını bitirmiş bulunan kişinin bir yıl veya daha az süreli hapis cezasının
birinci fıkrada yazılı seçenek yaptırımlardan birine çevrilmesini emretmiştir.
Ancak, hakim, seçenekli yaptırımlardan birini seçmekte serbesttir.
3.3.3.Taksirli suçlar
Kanunun 50/4. maddesi hükmüne göre, taksirli suçlarda, hükmedilen ceza, uzun
süreli de olsa, diğer koşulların varlığı halinde, 50/1, a maddesi hükmü
gereğince adlî para cezasına çevrilebilir.
Ancak, bu hüküm bilinçli taksir hallerinde uygulanmaz.
Hükmün uygulanması " diğer koşulların varlığı " şartına bağlanmıştır. Hükmün
uygulanabilmesi için var olması gereken diğer koşulların ne olduğu pek belirgin
değildir. Kanunun, burada, örtülü olarak, ne 20.madde yer alan bazı koşullara,
ne de 61. madde hükmüne gönderme yaptığı kanaatindeyiz. Bu ifade ile kastedilen,
herhalde, Kanunun 50/1. maddesinin öngördüğü, suçlunun kişisel durumuna, suçun
işlenişine ilişkin özelliklerdir.
Kuşkusuz, yukarıda, bu madde ve takdiri indirim nedenleri konusunda yapılan
tartışma burada da geçerlidir.
3.4. Kanunun 50. maddesi hükmünün hüküm ve sonuçları
Uygulamada asıl mahkumiyet bu madde hükümlerine göre çevrilen adlî para cezası
veya tedbirdir ( 50/5 ). Uygulamadan maksat, hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum
olmanın doğurduğu mahkumiyetin kanuni sonuçlarının ( m. 53 ), cezanın
ertelenmesine ve tekerrüre ilişkin hususların burada yerinin olmamasıdır.
Hüküm kesinleştikten sonra, Cumhuriyet savcılığınca yapılan tebligata rağmen,
otuz gün içinde seçenek yaptırımların yerine getirilmemesine başlanmaması veya
başlanıp da sürdürülmemesi halinde, hükmü veren mahkeme, kısa süreli hapis
cezasının tamamen veya kısmen yerine getirilmesine karar verir.
Bu karar duraksamadan yerine getirilir. Kuşkusuz, bu durumda, bu maddenin 5.
fıkrası hükmü uygulanmaz ( 50/6 ).
Hükümlünün elinde olmayana nedenlerle, hükmedilen seçenekli ceza müeyyidesinin
yerine getirilememesi halinde, hükmü veren mahkeme, bu ceza müeyyidesini başka
bir seçenekli ceza müeyyidesi ile değiştirir ( 50/7 ). Kuşkusuz, bu kez, eskisi
yerine konan bu seçenekli ceza müeyyidesi uygulanır.
Burada, hükümlünün elinde olmayan nedenler, istese de üstesinden gelemeyeceği,
kendi gücü ile gideremeyeceği, her çeşit fiilî, hukukî, kamusal ve kişisel
imkansızlıklardır.
3. Hapis cezasının ertelenmesi
3.1.1. Genel olarak
Ceza mahkumiyetinin yerine getirilmesinin ertelenmesi, cezanın
kişiselleştirilmesinde, ceza hukuklarının genellikle vazgeçemediği bir kurumdur.
Gerçekten, hakimin takdir hakkı temelinde, ceza mahkumiyetini ertelemekle
ulaşılmak istenen amaç, ilk kez suç işlemiş olan kişilerin cezaevi ortamından
uzak tutulması; böylece, hem ceza müeyyidesinin korkutucu etkisinin aşınmasının
önlemesi, hem de cezanın, mümkün oluğu kadar çok, suçlunun kişiliğine
uydurulmasının sağlanmasıdır.
Erteleme; hükümlünün, cezasını çekmesinin, belli bir süreyi suç işlemeden
geçirmesi şartına bağlı olarak geri bırakılması, dolayısıyla bu sürenin sonunda,
ya mahkumiyetin hiç vaki olmamış sayılması, ya da sadece cezanın çekilmiş kabul
edilmesidir.
Erteleme küllî olabileceği gibi kısmî de olabilir. Gerçekten, erteleme, ne
türden olursa olsun ayırım yapılmaksızın, tüm cezalar ertelenebileceği gibi,
sadece hürriyeti bağlayıcı cezalar ertelemenin konusu yapılabilir.
Öte yandan, erteleme, şarta da bağlanabilir.
Yürürlükte olmayan 765 s.Türk Ceza Kanunu, deneme süresi suç işlenmeden
geçirildiğinde, ceza mahkûmiyeti esasen vaki olmamış sayıyor; böylece, ceza ve
mahkumiyetin tüm hüküm ve neticeleri ortadan kalkıyor, kişi hiç suç işlememiş
oluyordu. 5237 s. Türk Ceza Kanunu sadece hapis cezasının ertelenmesini kabul
etmiş; dolayısıyla, madde gerekçesinde geçerli bir gerekçe göstermeksizin ceza
mahkumiyetini esasen vaki olmamış saymaktan özenle kaçınmıştır. Bu durum,
kanunun hapis cezasının ertelenmesini düzenleyen 51. madde hükmü ile, güvenlik
tedbirleri olarak hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonuçlarını düzenleyen 53.
madde hükmünün çatışması sonucunu doğurmaktadır, çünkü kanun, sistem olarak , ne
ceza mahkumiyetini, ne de ceza sayılmayan güvenlik tedbirlerini ortadan
kaldırmaktadır, ama sadece cezayı ortadan kaldırmaktadır.
5237 s. Kanun para cezasını erteleme dışında bırakmıştır. Ayrıca, Kanun,
erteleme kararının, zararın tazmini şartına veya başka bir şarta
bağlanabileceğini kabul etmiştir. Ancak, madde gerekçesinde ileri sürülenin
tersine, mağdurun zararının giderilmesi yanında kamunun zararının giderilmesi
şartına bağlanmış olması bir yenilik değildir, çünkü kanunun sözünü ettiği kamu
zararı, suç genel teorisinde, suçun mahsus mağduru olarak kamu idaresinin
zararıdır.
3.1.2. Ertelemenin şartları
3.1. 2.1. Erteleme zorunluluğu yoktur
Hakim ertelemeyi kendiliğinden, yani res'en göz önüne almak zorundadır. Taraflar
erteleme talebinde bulunabilirler.
Ancak, erteleme, kanunda, zorunlu kılınmamıştır; hakimin takdirindedir. Kanun,
takdirde keyfiliğe yer vermemiştir. Hakimin takdiri denetlenir. O nedenledir ki,
erteleme kararının ve özellikle ertelemeye yer olmadığı kararının gerekçeli
olması zorunludur.
3.1. 2.2. İki yıl veya daha az süre ile hapis cezasına mahkum edilmiş olmak
Ertelemenin ilk şartı, failin işlediği suçtan dolayı iki yıl veya daha az süre
ile hapis cezasına mahkum edilmiş olmaktır. Burada, söz konusu olan ceza, o suç
için kanunun öngördüğü ceza değil, hakimin fail için hükmünde öngördüğü cezadır.
Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış veya altmışbeş yaşını bitirmiş
kişiler bakımından bu süre üç yıldır ( m. 51 / 1 ).
3.1. 2. 3. Üç aydan fazla hapis cezasına mahkum edilmemiş olmak
Hakkında hüküm kurulan kişi, daha önce kasıtlı bir suçtan dolayı üç aydan fazla
hapis cezasına mahkum edilmemiş olmalıdır. Üç aydan fazla bir süre hapis
cezasına çarptırılmış olmak, kesin erteleme engelidir. Süre ay hesabıdır. Üç ay
bir gün bile geçilmiş olsa, süre üç aydan fazladır ( m. 51 / 1, a ). Bu demektir
ki, taksirli suç işlemiş olmak, erteleme engeli oluşturmamaktadır.
3.1. 2. 4. Pişmanlık göstermiş olmak
Kanun, erteleme için, “suç işlendikten sonra yargılama sürecinde gösterdiği
pişmanlık dolayısıyla tekrar suç işlemeyeceği konusunda mahkemede bir kanaatin
oluşmasını” aramaktadır ( m. 51/1, b ). Kanun hükmü kötü bir dille ifade
edilmiştir. Burada, “ suç işlendikten sonra “ ibaresine gerek yoktur. Ayrıca, “
yargılama sürecinde “ ibaresi yerine yargılama sırasında demenin daha doğru
olduğunu düşünüyoruz.
Kanun, 62. maddesinde, “ yargılama surecindeki davranışları” cezayı indirim
nedeni sayarken; bu kez, ifadesi biraz farklı da olsa, aynı nedeni, yani failin
“yargılama sürecinde gösterilen pişmanlığı” ertelemenin esaslı bir şartı
saymaktadır. Burada, hukuki sorun, aynı nedenin hem takdiri indirim nedeni hem
de erteleme şartı sayılıp sayılmayacağı hususudur. Gerçekten, hakim, 61/5. madde
hükmü gereğince 62. madde hükmünü uygulayarak cezayı iki yıldan daha az bir
hapis cezasına indirdikten sonra; bu kez 51/1, b madde hükmünü uygulayarak hapis
cezasını erteleyebilir mi; yoksa bu, hakimin takdir hakkının kötüye kullanılması
mı olur sorularını akla getirmektedir. Bizce, aynı neden, bir kez göz önüne
alınabilir; ayrı iki yerde, iki kez göz önüne alınamaz. Böyle olunca, 61/5.
madde hükmünde yer alan “ … takdiri indirim nedenleri uygulanarak sonuç ceza
belirlenir “ hükmüne rağmen, hakim; ertelemede, Kanunun aradığı sınır olan “ iki
yıl ve daha az süreyle hapis cezasına“ , 62. madde hükmünü uygulanmadan
ulaşılmış olmalıdır.
Kanun, failin, yargılama sırasında gösterdiği pişmanlığı, tekrar suç
işlemeyeceğinin karinesi saymıştır. Herhalde, failin, yargılama sırasında,
pişmanlığını sadece sözle ifade etmesi yetmez, ayrıca davranışları ile de
göstermesi gerekir. Bu yüzden, hakim, failin tekrar suç işlemeyeceği konusundaki
kanaatini sağlayan vakıaları, kararında göstermek zorundadır.
3.2. Erteleme kararı
Şartlarının sağlandığında, hakim, hapis cezasının ertelenmesine karar verir.
3.2. 1. Erteleme kararı zararın giderilmesi şartına bağlanabilir
Ancak, cezanın ertelenmesi mağdurun veya kamunun uğradığı zararın aynen iade,
eski hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen veya kısmen giderilmesi şartına
bağlı tutulabilir ( m. 51/2 ) . Mağdurun uğradığı zarardan maksat, herhalde
maddî zarardır. Kamunun zararından maksat, yukarıda da belirtildiği üzere, suçla
kamu idaresinin uğradığı maddî zarardır.
Şart gerçekleştiğinde, hükümlü, serbest kalır, yani cezanın infazına başlanmaz,
cezanın infazı ertelenmiş olur. Ancak, şart hemen gerçekleştirilememişse,
gerçekleştirilinceye kadar, cezanın infaz kurumunda çektirilmesine devam edilir.
Şartın yerine getirilmesi halinde, hükümlü, hakim kararı ile infaz kurumundan
derhal salıverilir.
Kanun, şartın hükümlü veya başka bir kimse tarafından gerçekleştirilmesi
arasında bir fark görmemiştir. Gerçekten, bu kimse hükümlünün yakınları
olabileceği gibi, başka bir kimse, hatta hükümlünün hiç tanımadığı bir kimse de
olabilir.
3.2. 2. Erteleme kararında deneme süresi belirlenir
Cezası ertelenen hükümlü hakkında bir yıldan az üç yıldan fazla olmamak üzere
bir deneme süresi belirlenir. Ancak, sürenin alt sınırı, mahkum olunan ceza
süresinden az olamaz ( m. 51/3 ). Burada, sürenin alt sınırından maksat,
hükümlü için öngörülen deneme süresinin asgari haddinin, bir yıldan az olmaması
yanında, mahkum olunan cezadan da az olmamasıdır.
Kanun iki sınır arasında bir sürenin belirlenmesinde takdirde ölçü olacak bir
kriter koymamıştır. Hakim, önündeki somut durumu göz önüne alarak, takdir ettiği
sürenin, hükümlünün tekrar suç işlememesini sağlamaya yetip yetmeyeceğine
bakacaktır. Bu konuda, hakime, sahip olduğu kriminoloji bilgisi yol
gösterecektir. Hakim, takdirini gerekçelendirmek zorundadır. Gerekçesiz takdir
keyfiliktir. Keyfilik, doğru yargılanma temel hakkının ihlalidir.
Denetim süresi içinde, hükümlüden, kendi yararına olacak bazı yükümlülükleri
yerine getirmesi istenebilir. Bu bağlamda olmak üzere, kanun, bir meslek veya
sanatı olmayanların, bir meslek veya sanatı olanların ve küçüklerin, farklı
yükümlülükler altına konabileceğini kabul etmiştir.
3.2.2.1. Hükümlünün bir eğitim programına devam etmesine karar verilebilir
Kanun, iyileştirilmesinin sağlanması bağlamında olmak üzere, deneme süresi
içerisinde, bir meslek veya sanatı olmayan hükümlüye, bir meslek veya sanat
edindirilmesinin düşünülmesini emretmiştir ( m. 51/4,a ). Hakim, gerek
görüyorsa, hükümlünün, bir meslek veya sanat öğrenmesi için bir eğitim
programına devamına karar verebilir. Karar 5275 s. Kanun hükümleri uyarınca
yerine getirilecektir.
Hükümlü, ertelemeden yararlanmak istiyorsa karara uymaya zorunludur. Hükümlünün
karara uymamak konusunda bir tercih hakkı yoktur. Ancak, hükümlü, öğrenmek
istediği meslek ve sanatın belirlenmesi konusunda hakime yardımcı olabilir.
Hakim, hükümlünün zekasını, eğilimlerini, yeteneklerin, vs. göz önüne alarak,
psikoloji, kriminoloji, vs. bilgilerinin ışığında, hükümlü için en uygun olan
meslek ve sanat programını seçmeye özen göstermelidir.
3. 2.2.2. Hükümlünün ücret karşılığında çalıştırılmasına karar verilebilir
Bir meslek veya sanatı olan hükümlünün, deneme süresi içerisinde, bir kamu
kurumunda veya özel olarak aynı meslek veya sanatı icra eden bir başkasının
gözetimi altında ücret karşılığında çalıştırılmasına karar verilebilir ( m.
51/4,b ).
Hükümlü, hakimin takdirine katkıda bulunabilir. Hakim, kararını vermeden önce,
iş ve iş yerleri veya iş sahipleri hakkında bilgi alabilir. Burada özen
gösterilecek husus, iş yerinin, iş yerinde çalışanların hükümlü bakımından
kriminojen bir ortam oluşturmamasıdır. O nedenle, seçimde, kamu kurumlarının
öncelikli olduğu düşünülebilir.
3.2.2.3. Küçük hükümlünün bir eğitim kurumuna devamına karar verilebilir
Onsekiz yaşından küçük olan hükümlülerin, bir meslek ve sanat edinmeleri
sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkanı da bulunan bir eğitim kurumuna
devam etmesine karar verilebilir ( m. 51/4, c ).
Hükümlünün barınma imkanı bulunan bir eğitim kurumuna devamın gerektiğini hakim
takdir edecektir. Hakim, böyle bir karar verirken, hükümlü küçüğün ailesi ve
çevresi ile ilişkilerini göz önüne almalıdır. Yatılılığın, eğer hükümlü için
kriminojen bir ortam oluşturmuyorsa, aileden uzakta olmanın kötü etkileri
önlenmelidir.
3.3. Hükümlünün, denetim süresince, rehber gözetiminde bulundurulmasına karar
verilmesi
Kanun, denetim süresi içinde, hükümlünün, kendisine rehberlik edecek bir
kimsenin gözetimi altında bulundurulmasına, bu maksatla bir kişinin
görevlendirilmesine karar verilebileceğini öngörmüştür ( m. 51/6 ).
Hükümlü ile rehber arasında bir vesayet ilişkisi yoktur. Hükümlü, hak ve fiil
ehliyetine sahiptir.
Kanun, hükümlüye rehberlik edecek " uzman " kişiden söz etmektedir. Öyleyse,
rehber, eğitimli herhangi bir kişi değil; suç, suçun nedenleri ve suçlunun
ıslahı konusunda eğitim almış, sosyal hizmet uzmanlığı konusunda bilgi sahibi
bir kişi olmalıdır.
Rehberin görevlerini, Kanun, " kötü alışkanlıklarından kurtulmasını ve
sorumluluk bilinciyle iyi bir hayat sürmesini temin hususunda hükümlüye öğütte
bulunmak ", hükümlünün "eğitim gördüğü kurum yetkilileri veya nezdinde
çalıştığı kişilerle görüşerek istişarelerde bulunmak", Hükümlünün "
davranışları, sosyal uyumu ve sorumluluk bilincindeki gelişmeler hakkında üç
aylık sürelerle rapor düzenleyerek hakime vermek " olarak saptamıştır.
3.4. Denetim süresinde, hükümlü, bir yükümlülük altına konulmayabilir
Mahkeme, hükümlünün, "kişiliğini", "sosyal durumu" gözeterek, denetim
süresini, kendisine bir yükümlülük yükletilmeden veya uzman kişi gözetimine
konulmadan geçirmesine karar verebilir ( m. 51/6 ).
Gerçekten, hükümlü suça hiçbir eğilimi yokken, sadece rastlantı sonucu suç
işlemişse; dengeli bir kişiliğe sahipse; bir meslek veya sanatı varsa; bulunduğu
çevrede sevilen sayılan bir insansa artık bu kimseye bir yükümlülük
yüklenmemeli, rehber gözetimine konulmamalıdır, çünkü cezalandırma onur kırıcı
olmayı gerektirmez. Örneğin, sırf rastlantı sonucu suç işleyen saygın bir
kişinin, rehber gözetimine tabi kılınması, herhalde cezanın onur kırıcı
olmasıdır.
Kanun önünde eşitlik, ayırımcılık yasağından ötürü, hakim, bu hükmü uygularken,
kararında gerekçe göstermek zorundadır.
3.5. Erteleme kararının düşmesi
Erteleme kararı , deneme süresi içinde kasıtlı bir suçun işlenmesi veya
hükümlünün yükümlülüklerine uymaması halinde düşer. Düşme kararını mahkeme verir
( 51/7 ).
3.5.1. Kasıtlı bir suç işlenmesi halinde
Denetim süresi içerisinde kasıtlı bir suç işlenmesi halinde erteleme kararı
düşer. Hükümlü, ertelemeden yararlanmak istiyorsa, bu süre içerisinde, ister
hürriyeti bağlayıcı bir ceza, isterse adli para cezasını gerektirsin, kasıtlı
bir suç işlememek zorundadır. Bu demektir ki, denetim süresi içinde işlenen
taksirli suçlar, erteleme kararını düşürmez.
Kanun kasıtlı bir suçun işlenmesinden söz ettiğinden, madem suçluluğu hükmen
sabit oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz, erteleme kararının düşmesi için,
deneme süresi içerisinde, sadece kovuşturma başlatılmış olması, dava açılmış
olması yetmez, ayrıca hüküm verilmiş ve hükmün kesinleşmiş olması gerekir.
Ülkemizin fiili gerçekliği göz önüne alındığında, deneme süresi içinde suç
işleyen birçok kimse hakkında verilen cezasının ertelenmesi kararının düşmesi
mümkün olmaz.
Deneme süresi içinde kasıtlı bir suç da işlenmiş olsa,eğer suç önödeme/ uzlaşma
kapsamında olan suçlardansa, önödeme/ uzlaşma ile suç ortadan kalkacağına, yani
suç idarî bir suça dönüşmüş olacağına göre (m. 57), artık ortada Ceza hukuku
anlamında, yani kriminel anlamında bir suç mevcut olmayacağından, doğal olarak
erteleme kararı da düşmeyecektir.
Bilinçli taksiri özenle düzenleyen ve suçu ağırlaştıran bir neden sayan kanun
koyucunun, nerdeyse kast kadar kınanır olan bu hali, cezanın ertelenmesinde göz
önüne almaması, bizce bir çelişkidir, çünkü Kanun, 50/4. maddesinde bilinçli
taksir halinde işlenen suçları, diğer taksirli suçlardan ayrı tutmuş; bunun adli
para cezasına çevrilmesini yasaklamıştır. Her nedense, Kanun koyucu, sistem
fikrini sevmemektedir.
3.5.2. Hükümlünün yükümlülüklerini yerine getirmemesi
Hakimin uyarısına rağmen, hükümlünün kendisine yüklenen yükümlülüklere uymakta
ısrar etmesi halinde erteleme kararı düşer (m. 51/7 ). Kanun, erteleme kararı
verecek merci olarak "mahkeme" makamını gösterilmişken, hükümlünün erteleme
kararında kendisine getirilen yükümlülüklere uyup uymadığı hususunu " hakimin
uyarısına rağmen " hükmü ile tespit mercii olarak "hakimi" kabul etmiş
bulunmaktadır. Ayrıca, Kanun, 51/6. maddesi hükmünde, "... rapor düzenleyerek
hakime verir " demektedir. Bu demektir ki, denetim süresince hükümlüye
yükletilen yükümlülüklerin denetim mercii mahkeme değil, hakimdir.
Gerek denetim süresi içinde hükümlünün kasıtlı bir suç işlemesi, gerekse
yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde, Kanun " ertelenen cezanın kısmen
veya tamamen infaz kurumunda çektirilmesine karar verilir" demekte ve karar
verecek mercii ismen belirtmemektedir. Kanun hükmü, bütünü içinde ele aldığında,
öyle sanıyoruz ki, ertelenen cezanın tamamen veya kısmen infaz kurumunda
çektirilmesine, hakim değil, mahkeme karar verecektir.
Burada, hakimin kim olduğu kuşkuya yer vermektedir. Gerçekten, madde hükmünde
sözü edilen hakim, erteleme kararını veren mahkemenin başkanı olan hakim midir;
yoksa, bir kararın yerine getirilmesi söz konusu olduğundan, bu hakim infaz
hakimi midir ? Bu husus belirsizdir. Ancak, 51. madde hükmü tüm olarak göz önüne
alındığında, maddenin mantığından, uyarıda bulunacak hakimin, erteleme kararı
veren mahkemenin hakimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Toplu mahkemelerde, hakim,
herhalde mahkemenin başkanı olan hakimdir.
3. 6. Ertelemenin hüküm ve neticesi
Denetim süresinin kasıtlı bir suç işlenmeden veya varsa yükümlülüklere uyularak
geçirilmesi halinde "ceza infaz edilmiş sayılır " ( m. 51/8 ). Kanunda cezanın
infaz edilmiş sayılması ile birlikte mahkumiyetin de kendiliğinden ortadan
kalkacağı konusunda açık bir hüküm bulunmamaktadır. Bununla birlikte,
Mükerrirlere özgü bir düzenlemenin, gerek Ceza Kanununda ( m .58 ), gerekse Ceza
ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun göz önüne alındığında ( m. 107-
108 ), ertelenen cezanın infaz edilmiş sayılması ile birlikte mahkumiyetin
kendiliğinden ortadan kalkmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır. Bu demektir ki,
erteleme, “ hapis cezasına mahkum edilen kişinin “ mahkumiyetini ortadan
kaldırmamaktadır.
Öte yandan, Kanun, "hapis cezasının ertelenmesini" düzenlediğinden ve “kişinin
cezasının ertelenmesinden” söz ettiğinden ( m. 51/1 ); “ hapis cezasına
mahkumiyetin kanuni sonucu olarak “ kabul etmesine rağmen ( m. 53/1 ), açıkça
fer’i ceza olarak kabul etmediği “belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma”
güvenlik tedbirinin, cezanın ertelenmesinde mantıksal olarak yerinin olmaması
gerekmektedir.
Ancak, Kanun, kendi koyduğu sisteme 53/ 3 ve 4. madde hükmünde sadık kalmamış,
dolayısıyla güvenlik tedbirinin, " Hapis cezasının ertelenmesi " kurumunun
konusu olabileceğini kabul etmiştir ( m. 53/5, 58 ). Bu, kuralın istisnası
kılınan haller dışında, cezanın ertelenmesi kararına rağmen, ceza mahkumiyetinin
kanuni sonucu olarak güvenlik tedbirlerinin; hem denetleme süresi içerisinde,
hem de, suç işlenmeden veya yükümlülüklere uyularak geçirilse bile, denetleme
süresi sona erdikten sonra, eğer hala mümkünse, hüküm ve neticelerini meydana
getirmesi demektir. Kuşkusuz, güvenlik tedbirleri incelenirken, konu üzerine
tekrar dönülecektir. Burada, sadece, hapis cezasına mahkum edilen kişinin
mahkumiyetinin, hapis cezasının ertelenmesi ile birlikte, kendiliğinden ortadan
kalkmadığına işaret etmek istiyoruz.
Öyleyse, ertelemede, cezanın infaz edilmiş sayılması ile ceza mahkumiyeti
ortadan kalkmış olmaz; dolayısıyla Kanun, 765 s. Kanundan farklı olarak, "memnu
hakların geri verilmesi" veya benzeri müesseseye yer vermemiş olduğundan,
kişinin hükümlülük, yani sabıkalılık sıfatı ömrü boyunca devam eder. Gerçekten,
Kanunun “ …hapis cezasına mahkum edilen kişinin cezası
ertelenebilir “ hükmü, bizi doğrulamaktadır, çünkü kanun, hükmünde, açıkça hapis
cezasına mahkum edilen kişiden ve o kişinin cezasının ertelenmesinden söz
etmektedir. Bu, bir kere suç işlemiş olan kimsenin, ömrü boyunca hükümlü , yani
sabıkalı olmaktan; sabıkalı olmanın hüküm ve neticelerinden kendisini
kurtaramaması demektir.
3.7. Koşullu salıverme
Hürriyeti bağlayıcı cezanın belli bir süresini iyi hal ile geçiren hükümlü belli
bir süre sonunda, koşullu olarak serbest bırakılabilmektedir. Bu halde, hükümlü
cezasının kalan kısmını ceza evi dışında bazı koşullara uyarak serbestçe
çekmektedir. Bu sürenin bitiminde hükümlü cezasının tümünü çekmiş olmakta ve
serbest kalmaktadır.
Koşullu salıverme, maddi ceza hukukuna mi, yoksa infaz hukukuna mı aittir
tartışması her zaman yapıla gelmiştir.
Yürürlükten kalkmış bulunan 765 s. Türk Ceza Kanunu, koşullu salıvermeyi,
şartla salıverme veya meşruten tahliye adları ile, hürriyeti bağlayıcı cezalarla
ilgili görerek onlarla birlikte 16, 17. maddelerinde düzenlemiştir. Daha sonra,
şartla tahliyeye, ayrıca gene yürürlükten kalkmış bulunan 647 s. Kanunun 19.
maddesinde yer verilmiş; böylece, geçmişte ceza hukuku düzeninde sistemden
yoksun bir yapı oluşturulmuştur.
5237 s. Türk Ceza Kanunu, hürriyeti bağlayıcı cezaları düzenleyen hükümleri
arasında şartlı tahliyeye yer vermemiştir. Şartlı tahliye, " Koşullu salıverme"
adı ile, 5275 s. Kanunun 107 ve sonrasındaki maddelerde düzenlenmiş, böylece
söz konusu bu kurum salt bir infaz hukuku kurumu olarak görülmüştür.
Bu yeni düzenleme karşısında, artık, burada, koşullu salıvermenin bulunması
gereken yeri tartışmanın bir gereği kalmamıştır. Böyle olunca, hiç olmazsa
şimdilik, konu hakkında bu kadar bilgi vermenin uygun olduğu düşünülmüştür.
4. Adlî para cezası
4.1. Genel olarak
Ceza hukuklarında hürriyeti bağlayıcı cezalar yanında ayrıca para cezalarını yer
verilmiş olması birçok tartışmayı da birlikte getirmiştir. En başta, para
cezalarının, adil olmadığı ileri sürülmüştür. Gerçekten, denmektedir ki, para
cezası varlıklı için pek korkutucu değilken, yoksul için yıkımdır; çünkü,
varlıklı her zaman para cezasını ödeyebilecek durumda olduğundan, cezanın
hürriyeti bağlayıcı bir cezaya dönüşmesi mümkün değilken, yoksul çoğu kez
hakkında hükmedilen para cezasını ödeyemeyeceğinden, ceza hürriyeti bağlayıcı
cezaya dönüşecek ve yoksul varlıklıdan daha çok ceza tehdidi altında olacak;
dolayısıyla, sonunda, ceza evine hep yoksul girecektir. Hafif suçlarda, taksirli
suçlarda, hürriyeti bağlayıcı cezanın para cezasına çevrilmesinin nerede ise
kural haline getirilmesi, Devlete gelir sağlamakla birlikte; kişilerin toplumda
davranışlarında özensizliği artırır; suçtan kaçınma duygusunu kırar; hakimler
kararlarında gerekçe de gösterse istenmeyen keyfiliklere neden olur;
dolayısıyla, büyük bilge Nasrettin Hocanın ifadesiyle " parayı veren düdüğü
çalar " ve sonunda, taksirli suçlar, hatta hürriyeti bağlayıcı cezası az olan
suçlar, sadece toplumsal tedirginlik yaratmakla kalmaz, toplumun var olmasını
sağlayan değerleri yıkıcı boyutlara zedeleyici ulaşır.
Öte yandan, para cezalarının, özellikle ekonomisi istikrarlı olmayan ülkelerde,
paranın değerine bağlı olarak aşındığı; dolayısıyla zamanla etkisinin azaldığı
ileri sürülmüştür. Bu doğrudur. Kanun, aşağıda görüleceği üzere, para cezasını
gün sayısına endekslemiş olmasına rağmen, para cezasını belirleyen kriter
sonunda yine para olduğundan, aşınma konusunda sorunu çözücü olamamıştır, çünkü
belirtilen zafiyet, ekonomik hayatta kağıt para sisteminin geçerli olduğu
günümüzde, para cezasının kendi bünyesinde mevcut bulunmaktadır.
Para cezasının, bazı suçlarda, ör., kazanç saiki ile işlenen suçlarda, hürriyeti
bağlayıcı cezadan daha çok etkili olduğu ileri sürülmüştür. Ancak, bu düşünce,
belirtilen suçlarda, para cezasının hürriyeti bağlayıcı cezanın yerini almasını
sağlamamış, hürriyeti bağlayıcı ceza ile para cezasının birlikte verilmesi
düşüncesine katkıda bulunmuştur. Hatta, bu tartışmalar, "nispî para cezası"
yanında, failin suçtan elde ettiği kazancın tümünün elinden alınması
anlamında sınırını kazancın belirlediği bir para cezası anlayışını doğurmuştur.
Bu anlayış, ceza müeyyidesi olarak değil, ama güvenlik tedbiri olarak kanunda
ifadesini bulmuştur. Gerçekten, Kanun, 55. maddesinde, " kazanç müsaderesi"
tedbirine yer vermiştir. Tüzel kişinin suçun faili olmadığı, ancak güvenlik
tedbirine muhatap kılındığı bir ceza hukuku düzeninde, eleştirilir olsa bile,
en uygun çözüm, herhalde kanunun bu çözümüdür.
4.2. Cezanın esası
Kanun, para cezasını, 52. maddede, "Adlî para cezası" adı altında dört fıkra
halinde düzenlenmiştir. 52/1. madde hükmünde adlî para cezası tanımlanmıştır.
Buna göre, adlî para cezası, beş günden az ve kanunda ve kanunda aksine hüküm
bulunmayan hallerde yediyüzotuz günden fazla olmamak üzere belirlenen tam gün
sayısının, bir gün karşılığı olarak takdir edilen miktar ile çarpılması
suretiyle hesaplanan meblağın hükümlü tarafından devlet hazinesine ödenmesinden
ibarettir.
" Meblağ", para miktarı tutar anlamına gelmektedir. Burada, " ..takdir edilen
miktar ..." meblağla bağıntılıdır. Bu demektir ki, hakim, takdir ettiği bir
miktarı, beş gün ile yediyüzotuz gün arasında takdir ettiği bir gün sayısı ile
çarpacak; böylece, elde ettiği meblağ, önüne gelen somut ihlalin cezası
olacaktır.
Görüldüğü üzere, hakim, somut ihlalde para cezasını belirlerken iki kez
takdirde bulunacaktır. Gerçekten, hakim, önce, iki had arasında gösterilen
günden belli sayıda bir gün takdir edecek; sonra, gün başına iki had arasında
gösterilen para miktarından belli bir miktarı takdir edecek; daha sonra, takdir
ettiği gün sayısı ile gün başına takdir ettiği para miktarını çarparak ihlalin
karşılığı olan para cezasını belirleyecektir.
Kanun, 52/2. madde hükmünde hakimin takdirine esas olan para miktarını, gün
başına, en az yirmi, en çok yüz Türk lirası olarak belirlemiştir. Hakim, 20 ile
100 lira arasında bir parayı takdir ederken, kişinin ekonomik durumunu ve diğer
şahsi hallerini göz önüne alacaktır. Burada kişinin göz önüne alınacak şahsi
hallerinden maksat, her halde kişinin ihtiyaçları, ailevi durumu, toplumsal
çevresidir.
Kanun, gerekçesinde, bu sistemi kabul ederek ceza adaletinde eşitsizliği
giderdiğini iddia etmiştir. Bir kere, beş gün nere 730 gün nere.. Bu iki hat
arasında ceza adaletinin sağlanacağını düşünmek bize pek akıllıca gelmemektedir.
Aynı şey 20 ile 100 lira için de söylenebilmektedir. Böyle bir düzenleme, hele
bir de gerekçede dendiği gibi " ilke olarak hapis cezası ile birlikte değil bu
cezaya alternatif olarak uygulanacağı" düşünüldüğünde, ceza adaletini sağlamaz;
yargı bağımsızlığının, hakim teminatının yeterince sağlanamadığı, yargı erkini
kullananların yeterince iyi yetiştirilemediği bir ülkede, gönül rahatlığı ile "
Ankara’da hakimler var " denilemediği sürece, sadece adam kayırmaya yarar.
Sonra, beş günü anladık; ama niçin düz hesap 700 gün değil de 730 gün; bunu da
anlamak kolay değildir. Tarihi kanun koyucu, fiyakalı laflar yerine, koyduğu
sayısal kriterlerin nedenini açıklamış olsaydı, uygulamaya daha çok katkıda
bulunmuş olurdu.
4.3. cezanın verilmesi ve yerine getirilmesi usulü
Hakim, 52/3. madde hükmü gereğince, kararında, adlî para cezasının
belirlenmesinde esas alınan tam gün sayısı ile bir gün karşılığı olarak takdir
edilen para miktarını ayrı ayrı göstermelidir. Kanun " tam gün" ifadesi
kullanmıştır. Öyleyse, hesapta tam gün esas alınacaktır. Para miktarı bakımından
kanunda bir kayıt bulunmamaktadır. O nedenle, haki, 20-100 lira arasında kalmak
kaydı ile istediği miktarı hesapta baz olarak seçebilir.
Hakim, ekonomik ve şahsi hallerini göz önüne alarak, kişiye, cezasını ödemesi
için, hükmün kesinleşmesi tarihinden başlamak ve bir yıldan fazla olmamak üzere
"mehil" verebilir. Hatta, cezanın " belirli taksitler halinde" ödenmesine de
karar verebilir. Eğer, hakim, cezanın taksitlerle ödenmesine karar verirsi,
"taksit miktarı" dörtten az, taksit süresi iki yıldan fazla olamaz ( m. 52/4 ).
Hakim, kararında, taksitlerden birinin zamanında ödenmemesi halinde geri kalan
kısmın tamamının tahsil edileceğini ve ödenmeyen adlî para cezasının hapse
çevrileceğini belirtmek zorundadır ( M. 52/4 ).
Burada, kalan, yani ödenmeyen kısım madem tamamen tahsil edilecektir, o zaman
"ödenmeyen adlî para cezasının " hapse çevrilmesini anlamakta zorluk
çekilmektedir, çünkü halk özdeyişi ile, bir koyundan iki post çıkmaz. Gerçekten,
hem ödenmeyen kısım tamamı tahsil ediliyor, hem de ödenmeyen bu kısım hapse
çevriliyor. Acaba, bu, kişiyi, bir fiilden, yani adlî para cezasının
taksitlerini zamanında ödememek fiilinden ötürü iki kez cezalandırmak değil
midir? Eğer, ödememe fiili, başlı başına bir suç sayılıyorsa, bu yüzden
ödenmeyen para cezası miktarınca kişi hürriyeti bağlayıcı cezaya muhatap
kılınıyorsa; bunun; kanunda, bir suç olarak, açıkça gösterilmesi gerekmektedir.
Bizce, düzenleme, ne maksada uygundur, ne de doğrudur.
II
GÜVENLİK TEDBİRLERİ
1. Genel olarak
Kanun, güvenlik tedbirlerini, "Yaptırımlar" başlığını taşıyan Üçüncü Kısım,
"Güvenlik tedbirleri" başlığını taşıyan İkinci Bölümde sekiz madde halinde
düzenlemiştir. Güvenlik tedbirleri eğer müeyyide değillerse, bizce, Üçüncü
Kısmın “Yaptırımlar” ismini taşıyan başlığı yanlıştır. Bunun doğrusu, başlığın “
Ceza müeyyidesi ve güvenlik tedbirleri “ biçiminde olmasıdır.
Kanun, güvenlik tedbirlerini, cezadan farklı bir yerde, cezadan farklılaştırarak
düzenlemek istemesine rağmen, yaptırım olarak nitelendirdiği bu tedbirleri, ceza
müeyyidesinden farklılaştırmada başarılı olamamıştır. Gerçekten, Kanun koyucu,
ceza normuna uymayı sağlamaya matuf yoksunlukları, “ doppio binario “ denen,
ceza müeyyidesi ve güvenlik tedbirinin birlikte oluşturduğu bir sistem olarak
görmeyi becerememiş, cezaî himayeyi sağlayan vasıtaları, tümünü “yaptırım”
sayarak, tabiri caizse “altı kaval üstü şişhane” olan bir himaye cihazı
oluşturmuştur.
Tarihi kanun koyucunun, yaptırımdan, aynı şey müeyyideden neyi anladığı
belirsizdir. Kanun koyucu, madde gerekçelerinde, bir kimse hakkında güvenlik
tedbirlerine hükmedilebilmesi için " suçun işlenmesi zorunlu olmakla birlikte,
bu suçtan dolayı cezaya mahkum edilmesi gerekmemektedir " diyerek; bu
tedbirlerin, cezadan farklı olarak, ihlale tepki olmadıklarını, sadece ihlal
vesilesi ile verildiklerini birçok yerde açıkça belirtirken; mahiyeti bakımından
ihlale tepkiden başka bir şey olmayan, dolayısıyla fer'i ceza olarak
adlandırılan hükümlü kişinin belli hakları kullanmaktan mahrum bırakılmasının
ceza müeyyidesi değil de güvenlik tedbiri sayılması bir çelişkidir. Gerçekten,
765 s. Kanun ( m. 20, 31 ), İCK., ( m.17, 18, 19, 20), Alman Ceza Kanunu (& 45
StGB ), ayrıntıda bazı farklar olmakla birlikte, ceza mahkumiyetinin kanunî
neticesi olarak, hak yoksunluklarını, güvenlik tedbiri olarak değil; tam
tersine, ceza yanında, fer’i ceza olarak görmektedir.
Doğrusu budur, çünkü, bir şey, Kanunun ifadesi ile " suçtan dolayı hapis
cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu " ise; artık o şey, tehlikelilikle
bağıntılı olarak ortaya çıkan güvenlik tedbiri değildir, ama ihlale, yani suça
tepki olarak ortaya çıkan ceza yanında, cezaya mahkumiyetin kanunî neticesi
olarak ortaya çıkan fer'i cezadır.
Böyle olunca, Kanun koyucu, ne her istediğini her istediği yere koyabilir ne de
her istediğini istediği şey yapabilir. Ceza hukukunun, tarihinden gelen,
yüzyıllar içinde oluşmuş kurumları, kavramları, terimleri bulunmaktadır. Zaruret
olmadıkça, kanun koyucular, bunlara saygılı olmak zorundadırlar. Tarihî kanun
koyucunun, ör., suya içki demesi, suyu içki yapmaz. Öyleyse, Kanunun, kendisi
ile çelişkiye düşerek, ceza mahkumiyetinin kanunî neticesini emniyet tedbiri
sayması, bunların, emniyet tedbiri olmalarını gerektirmez. Ancak, Kanunun 53.
maddesinin açık düzenlemesi karşısında, aslında fer’î ceza olan hak
yoksunluklarını, bugün için güvenlik tedbiri olarak görmekten başka çare
bulunmamaktadır, çünkü hukuk düzenimizde “düzeltici yorum” mümkün
bulunmamaktadır
Güvenlik tedbirleri çok ve çeşitli olabilmektedir.Gerçekten, bunlar, bir mala
veya paraya el konulması biçiminde olabileceği gibi, suç işleyerek tehlikeli
olduğunu ortaya koyan kişinin kişi hürriyetinden yoksun kılınması biçiminde de
olabilir
Güvenlik tedbirleri kanunla konur ( An. m . 38, CK. m. 2 ). Güvenlik tedbiri
yargılaması, ceza yargılaması usul ve esaslarına tabidir. Güvenlik tedbirlerinin
yerine getirilmesi kanunla olur. Müsadere hariç, öteki güvenlik tedbirleri hakim
tarafından geri alınabilir, değiştirilebilir.
2. Güvenlik tedbirlerinin muhatabı
Güvenlik tedbirlerinin muhatabı, en başta bir suç işleyerek tehlikeli
olduklarını gösteren kişilerdir. Bu kişilere ya ceza verilememektedir, ya da
verilebilse bile, ceza tehlikeliliklerini gidermeye yetmemektedir.
Bir kere, Kanun, çocuklara, isnat yeteneği olmayan kişilere ceza
verilemeyeceğini; bunların ancak güvenlik tedbirlerinin muhatabı
olabileceklerini kabul etmiştir. Kanun, 31. maddesinde, fiili işlediği esnada
oniki yaşını doldurmamış olan çocuklara, çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin,
32. maddesinde akıl hastalarına iyileştirici tedbirlerin uygulanmasını
emretmiştir. Öte yandan, Kanun, 53. maddesinde, ceza yanında, suç işleyerek
tehlikeliliklerini ortaya koyan kişilere, ceza mahkumiyetinin kanuni neticesi
olarak, güvenlik tedbiri uygulanmasını emretmiştir. Kanun, suçta tekerrür
halinde, özel tehlikeli suçlarda, suçun faili kişiyi bir yandan farklı bir infaz
rejimine tabi tutarken, öte yandan “denetimli serbestlik” güvenlik tedbirine
muhatap kılmaktadır ( m. 58 ).
Kanun, 59. maddesinde, “işlediği suç nedeniyle iki yıl ve daha fazla süreyle
hapis cezasına mahkum edilen yabancının cezanın infazından sonra derhal sınır
dışı edilmesine de hükmolunur” hükmüne yer vermişti. Kanunun, yürürlüğe
girmesinden hemen sonra, bu hükmü, 31.3.2005-5328/1 s. Kanunla alelacele
değiştirilmiştir. Böylece, suç işleyen yabancının, cezasını çektikten sonra
sınır dışı edilmesi, güvenlik tedbiri olmaktan çıkarılmış; “durumu sınır dışı
işlemleriyle ilgili olarak değerlendirilmek üzere derhal İçişleri Bakanlığına
bildirilir” denerek, sınır dışı edilme, asıl sahibi olan kolluğa mal edilmiştir.
Tarihi kanun koyucunun bu davranışı, “muhteşem” olduğu iddia edilen Kanunun, ne
denli özensiz hazırlandığının kanıtıdır.
Eşya ve kazanç müsaderesi güvenlik tedbirinin konusudur. Kanun üçüncü kişilere
ait olmamak koşulunu getirdiğinden, eşyanın maliki, güvenlik tedbirinin
muhatabıdır ( m. 54). Kazanç müsaderesi söz konusu olduğunda, kazancın sahibi
kişi, tedbirlerinin muhatabı olmaktadır ( m. 55 ).
3. Güvenlik tedbirlerinin türleri
3.1. Genel olarak
Hakkında uygulandıkları kişilerin farklı olmaları, doğal olarak, tedbirlerin
farklı olmaları sonucunu doğurmuştur. Ancak, kanun koyucu, ceza hukukundaki
yerini kafasında tam olarak berraklaştıramadığı içindir ki, güvenlik
tedbirlerini, kimi zaman ihlale tepki olarak, kimi zaman ihlal vesilesi ile
ortaya çıkan tehlikeliliği giderecek bir çare olarak algıladığından, ceza ve
tedbiri birbirine karıştırmıştır.
Gerçekten, ör., belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma güvenlik tedbirini,
Kanun koyucu, bir yandan, esasen “hapis cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu
olarak” , açıkçası ihlale tepki olarak görürken ( m. 53/1 ), öte yandan ayrıca
“ cezanın infazından sonra işlemek üzere “ kişinin tehlikeliliğini gidermeye
matuf bir çare, açıkçası bir tedbir olarak da görmektedir ( m. 53/5, 6 ).
Kanunun 57. maddesinde öngördüğü Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri,
Kaynağını Anayasanın 19. ve 38. maddelerinden almasına rağmen, bunlar,
Anayasanın 19. maddesinin işaret ettiği “ toplum için tehlike teşkil eden bir
akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu, bir serseri veya hastalık
yayabilecek bir kişi “ değildirler. Bunlar, Anayasanın 19. maddesinin
belirttiği “ Mahkemelerce verilmiş hürriyeti kısıtlayıcı cezaların ve güvenlik
tedbirlerinin “ muhatabı kişilerdir. İki kategori kişi arasındaki temel fark,
bunlardan birinin bir suçun işlemiş olmaları, yargılanmaları ve haklarında
emniyet tedbirine hükmedilmesi; ötekilerin, toplum için tehlike teşkil
etmelerine rağmen, bir suç işlememiş olmalarıdır. O yüzden, suçu işlediği sırada
akıl hastası olan kişiler, “ yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında koruma ve
tedavi altına alınırlar”.
Zoralım, ister eşya, isterse kazanç müsaderesi olsun, suçla sınırlıdır. Bu
demektir ki, ceza mahkumiyeti ile ilişkili olarak suçlunun tüm malları veya
kazancı, zoralımın konusu yapılamaz.
Kanun, 59. maddesinde, Anayasanın 16. maddesinin emrine uygun olarak, işlediği
suçtan ötürü Türk Ceza Kanunu hükümlerine tabi olan yabancı hakkında güvenlik
tedbiri öngörmüştür.
Tüzel kişiler hakkında ceza müeyyidesinin uygulanamaz, ancak " güvenlik tedbiri
niteliğindeki yaptırımlar saklıdır " ( CK. m. 20/2 ). Kanun, 60. maddesinde,
tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirlerini, faaliyet izninin iptali ve
müsadere olarak belirlemiştir.
3.2. Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
3.2.1. Tedbirin niteliği, bazı kimselerin bazı hakları kullanmaktan yoksun
bırakılmaması
Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakma adı altında yer alan güvenlik
tedbirleri, Ceza Hukuku Düzeninde ( m. 51/1 ), " hapis cezasına mahkumiyetin
kanunî sonucu olarak" öngörülmüş bulunmaktadırlar . Esasen adına güvenlik
tedbirleri de denmiş olmasına rağmen, ceza mahkumiyetinin kanunî sonuçları
olduklarından, bunlar, önce de belirtildiği üzere, güvenlik tedbiri
değildirler, adına ne denirse densin, Kanunun gerekçesinin ifadesi ile " suça
bağlı hak yoksunlukları " olduklarından, katıksız fer' î
cezadırlar. Bunların geri alınabilir, değiştirilebilir olmamaları, bir tedbir
olmadıklarının, ama bir ceza olduklarının kanıtıdır.
Bu bağlamda olmak üzere, hapis cezasına mahkum olan kişi, cezanın infazı
tamamlanıncaya kadar, hapis cezasının kanunî sonucu olarak kullanmaktan yoksun
kaldığı hakkı kullanamaz (m .53/2 ). Kuşkusuz, koşullu salıverilmede, hapis
cezasının infazı tamamlanmış olmadığından, hükümlü kişi hakkında, güvenlik
tedbirinin uygulanmasına devam edilir.
Ancak, hükmün bir istisnası olarak, cezası ertelenen veya koşullu salıverilen
hükümlü, kendi altsoyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkilerini
kullanabilmektedir ( m. 53/3). Açıkçası, kişi, kasten işlemiş olduğu suçtan
dolayı hapis cezasına mahkum olduğunda, mahkumiyetin kanuni sonucu olarak, kendi
altsoyu üzerinde velayet, vesayet ve kayyımlık yetkisini kullanmaktan mahrum
olmaz, tersine söz konusu bu yetkilerini kullanmaya devam eder. Gene, ayrıca,
yukarıdaki hükmün bir istisnası olarak, mahkum olduğu hapis cezası ertelenen
hükümlü hakkında, 53/1,e fıkrası hükmünde öngörülen hak yoksunluğunun
uygulanmamasına karar verilebilir ( m. 53/3 ).
Kanun, hakkında verilen kısa süreli hapis cezası ertelenmiş kişi ve çocuklar
hakkında, belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma güvenlik tedbirinin
uygulanmamasını emretmektedir (m. 53/4). Bir kere çocuklar söz konusu olduğunda,
Kanun, bunu, " fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış olan kişiler "
olarak ifade etmiştir. Elbette, bu kişi, yaşı küçük olmasına rağmen, işlediği
suç bakımından, isnat yeteneğine sahip olan kişidir. Ona ceza verilir; ancak,
hakkında, güvenlik tedbirleri uygulanmaz. Öte yandan, Kanun, bu madde hükmünde
"ertelenmiş kısa süreli hapis cezası" ifadesine yer vermiş bulunmaktadır. Bu
ifade ile, herhalde, hem 51.madde hükmüne, hem de 49/2. madde hükmüne
göndermede bulunulmaktadır. Eğer, bu doğruysa, bir yıldan daha az süreli olarak
hapis cezası verildiğinde ve ceza tecil edildiğinde; ancak, o zaman, 53.
maddede öngörülen güvenlik tedbiri, ceza mahkumiyetinin kanunî sonucu olarak,
cezası ertelenen hükümlü hakkında uygulanmayacaktır.
3.2.2. Tedbirin türleri
Belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma güvenlik tedbirleri, Kanunda, dört
grup olarak belirlenmiştir. Bunlar, hükümlü kişinin, mahkumiyetin kanuni
sonucu olarak, özel veya kamusal bazı hakları kullanmaktan yoksun kılınmasıdır.
a.Bir kamu görevinin üstlenilmesinden, atanma veya seçilme tabi bütün memuriyet
ve hizmetlerde istihdam edilmekten mahrum edilmek ( m. 53/1,a ). Bu tedbir,
hükümlünün, hükümlülük süresince, sürekli, süreli veya geçici bir kamu görevini
üstlenmekten men edilmektir. Kanun, ceza kanununun uygulanmasında kamu
görelisini tanımlarken ( m. 6/c ) "kamusal faaliyetin yürütülmesine katılan
kişi" olarak tanımlamaktadır. Öyleyse, kamu görevlisinin yürüttüğü faaliyet kamu
görevidir. Kanun hükümlünün bu görevi üstlenmesini yasaklamaktadır. Ancak,
Kanun, bir bilinmeyen ile diğer bir bilinmeyeni tanımlamaya çalışmıştır. Böyle
olunca, kamu görevini sözünün anlamı, kapsamı ve sınırlarını, madde hükmünde
hükümde yer verilen örneklere bakarak ve onlarla sınırlı olarak anlamak
gerekmektedir. Bunlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliği yapmak, Devlet, il,
belediye köy veya bunların denetimi ve gözetimi altında bulunan kurum ve
kuruluşlar bünyesinde faaliyet yürütmektir. Burada, Devletten maksat, herhalde,
yasama organı, il, belediye ve köy tüzel kişileri hariç, tüm kurum ve
kuruluşları ile Yürütmedir. Kanun koyucu, "denetim ve gözetim altında bulunmak"
ifadesi ile, herhalde idarî vesayete işaret etmek istemiştir. Genel idare söz
konusu olduğunda, bunlar, idarenin bağlı ve ilgili kuruluşlardır.
Böyle olunca, Kanun, mahkumiyetin kanunî sonucu olarak, bu yerlerde, sürekli,
süreli veya geçici olarak, atamaya veya seçime tabi tüm memuriyet ve hizmetlerde
istihdam edilmekten yoksun bırakılmayı emretmiştir. Kanunda memuriyetin ve
hizmetin tanımı bulunmamaktadır. Memuriyet ve hizmet, Anayasanın 128. ve 140.
maddeleri hükmü anlamında anlaşılmalıdır.
Hükmünde bir açıklık olmamakla birlikte, genel özeli de kapsadığından,
Bilirkişi, memur, bilirkişilik memuriyettir. Kuşkusuz, bu durum, hakem,
hakemlik hakkında da geçerlidir.O nedenle, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı
hapis cezasına mahkum olan kimse, mahkumiyetin kanuni sonucu olarak, ne
bilirkişilik ne de hakemlik yapabilir.
b.Seçme ve seçilme hakkının kullanmaktan mahrum edilmek
Kanun, "seçme ve seçilme ehliyetinden, ve diğer siyasi hakları kullanmaktan"
mahrum edilmeyi güvenlik tedbiri saymıştır ( m. 53/b ). Bir kere bu hüküm ile
bir önceki hüküm arasındaki farkı anlamakta zorluk çekiyoruz, çünkü Türkiye
Büyük Millet Meclisi üyesi olmaktan, il, belediye ve köy kamu tüzel kişilerinin
organlarına seçme ve seçilme hakkını kullanmaktan yoksun bırakılma, aslında
seçme ve seçilme hakkını kullanmaktan yoksun bırakılmaktan başka bir şey
değildir. Burada, " diğer siyasi haklar" ibaresinden ne anlaşılması gerektiği de
belirsizdir. Gerekçede bir açıklık bulunmamaktadır. Diğer siyasi haklardan
maksat, herhalde siyasi parti kurma, siyasi partiye üye olma hakkı ( An. m. 68
), siyasi propaganda yapma hakkı, Anayasanın 74. maddesinde öngörülen dilekçe
hakkıdır. Ancak, bu hükmü dar yorumlamak gerekmektedir. Hükümlü değil ne olursa
olsun, kişinin siyasi bir düşünce sahibi olması, düşüncelerini açıklaması,
düşünce ve ifade hürriyeti kapsamında kalmak kaydıyla ( AİHS. m. 9, 10 ) hiçbir
yoksunluğun konusu edilemez. Aynı şekilde, Anayasanın " dilekçe hakkı" olarak
tanıdığı hak söz konusu olduğunda, bu haktan yoksunluk da mümkün
değildir.Anayasanın 74. maddesi hükmü açıktır. Bu hüküm, kanun koyucuyu
bağladığı kadar, hakimi da bağlar. Hiç kimse, hiçbir şekilde dilekçe hakkını
kullanmaktan mahrum kılınamaz. Öyleyse, kanun hükmünü, maksadı aşan bir ifade
olarak değerlendirmek ve daraltarak yorumlamak gerekmektedir.
Kanun koyucu, muhtemelen, özel hukukta kullanılan "hak ehliyeti", "fiil
ehliyeti" kavramlarına öykünerek, seçme ve seçilme ehliyeti ifadesini
kullanmaktadır. Bu ifadeden maksat, herhalde Anayasanın 67. maddesinde
öngörülen, seçme, seçilme ve siyasi faaliyetlerde bulunma haklarıdır. Siyasi
faaliyetlerde bulunma hakkı, sadece seçimlerde oy kullanma, halk oylamasına
katılma haklarını değil, aynı zamanda siyasi propaganda yapma, siyasi parti
kurma ve siyasi bir partiye üye olma ( An. m. 68 ) haklarını da içermektedir.
Siyasi hakları düzenleyen Anayasada, " seçme ve seçilme ehliyeti"
ifadesine rastlanmamaktadır. Tarihi kanun koyucunun, Anayasanın 67. maddesi
hükmü gözünün önünde dururken, Anayasada olmayan bir ifadeyi kullanarak kafa
karıştırmasının nedeni anlaşılmamaktadır. Elbette, ceza kanununda, Anayasada
olmayan veya Anayasada olandan farklı bir ifade de kullanılabilir. Ancak, tarihi
kanun koyucu, o zaman, tenzih ederiz, eğer bizim destan kahramanı "Deli Dumrul"
değilse, davranışının nedenini açıklamak zorundadır.
c. Velayet hakkından, vesayet veya kayyımlığa ait bir hizmette bulunmaktan
mahrum bırakılma
Kasten işlemiş olduğu suçtan ötürü hapis cezasına mahkum olduğunda, mahkumiyetin
kanuni sonucu olarak, kişi, Kanuna göre ( m. 53/1,c ) aile hukukunun sağladığı
bazı hakları kullanmaktan mahrum bırakılabilmektedir. Bunlar, velayet vesayet ve
kayyımlıktır.
Ancak, Kanun ( m. 53/3 ), yukarıda da belirtildiği üzere, cezanın ertelenmesi,
koşullu salıverilme halinde, hükümlünün kendi altsoyu ile kayıtlı olarak, bu
fıkra hükmünün uygulanmayacağını kabul etmiştir
ç. Tüzel kişilerin yöneticisi veya denetçisi olamamak
Kanun, 53/1,d maddesi hükmünde, kasten işlemiş olduğu suçtan dolayı hapis
cezasına mahkumiyetin kanuni sonucu olarak vakıf, dernek, sendika, şirket,
kooperatif siyasi parti tüzel kişiliklerinin yöneticisi ve deneticisi olma
hakkından yoksun kılınmasını kabul etmiştir.
Siyasi parti de bir dernektir; bu doğrudur; ama yeri, dernek, vakıf ve
şirketlerin yanı değildir. Siyasi partinin yeri yukarıdaki hükümdür, çünkü
siyasi parti tüzel kişisini vurgulayan özellik, bu tüzel kişinin faaliyetinin
salt siyasi nitelikte olmasıdır.
d. İzne bağlı bir meslek veya sanatı icra edememek
Kanun, 53/1,d maddesi hükmünde, kasten işlediği bir suç dolayısıyla hapis
cezasına mahkum olan kişinin, mahkumiyetin kanuni sonucu olara, "bir kamu
kurumunun veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunun iznine tabi bir
meslek ve sanatı, kendi sorumluluğu altında serbest meslek erbabı veya tacir
olarak icra etmekten " yoksun bırakılmasını kabul etmiştir. Ancak, Kanun, cezası
ertelenen hükümlü hakkında, bu hükmün uygulanmasını, "...verilebilir" diyerek
hakimin takdirine bırakmıştır.
Bu yoksunluğun söz konusu olabilmesi için, birinci şart, serbest meslek erbabı
veya tacirin yapmaktan yoksun kılındığı faaliyet, “bir kamu kurumunun" veya
"kamu kurumu niteliğinde bir meslek kuruluşunun" " iznine " tabi olmalıdır.
Kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşları Anayasanın 135. maddesi hükmünde
bellidir. Ancak, “ bir kamu kurumu” ifadesi belirsizdir. Gerçekten, bu
ifadesinden hangi idareleri anlamak gerekiyor, ör. Belediyeler bir kamu kurumu
ifadesi içinde midir ? sorusu akla gelmektedir. Öte yandan, “izine tabi meslek
ve sanat” ifadesinde izin ile ne kastedilmektedir belli değildir. Oysa, idare
hukukunda "İzin" nedir bellidir. Burada, akla gelen ilk soru, " Ruhsat", “
kûşat” , “ ehliyet”, “diploma” vs., izin midir değil midir ? sorusudur. Böyle
olunca, söz konusu hüküm nasıl anlaşılmalıdır sorusu akla gelmektedir. Kanunun,
53/3 ve 5. fıkraları karşısında, 53/1, e maddesi hükmünün geniş anlaşılması
gerekmektedir. Gerçekten, izinden ör., ruhsatı, " Bir kamu kurumu" ifadesinden
ör., Belediyeyi anlarsak; o zaman, kasten işlemiş olduğu bir suçtan ötürü hapis
cezasına mahkum olan berber, bakkal, kasap, manav, vs., yaptıkları faaliyet
serbest meslek faaliyeti olduğundan, hakim aksine karar vermiş olmadıkça ( m,
53/3 ), cezaları ertelendiğinde veya koşullu salıverildiklerinde, mahkumiyetin
kanuni sonucu olarak mesleklerini yapamayacaklardır.
Mahkumiyetin kanuni sonucu olarak bu tedbirin muhatabı, “mesleğini kendi
sorumluluğu altında icra eden serbest meslek erbabı kişi ve mesleğini tacir
olarak icra eden kişidir. Tacirin kim olduğu Ticaret Kanununda bellidir.
3.2.3. Hakimin hükmü ile belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
Kanun, 53/5. madde hükmünde, bu maddenin birinci fıkrasında sayılan hak ve
yetkilerden biri kötüye kullanılarak işlenen suçlarda, hapis cezasına mahkumiyet
halinde, ayrıca, cezanın infazından sonra yerine getirilmek üzere, hükmedilen
cezanın yarısından bir katına kadar, söz konusu bu hak ve yetkilerin
kullanılmasının yasaklanmasına karar verilebilir hükmüne yer vermiştir.
Burada, belli haklardan yoksun bırakılma güvenlik tedbiri, hükümden anlaşıldığı
üzere, artık, ceza mahkumiyetinin kanuni sonucu değildir, çünkü kendiliğinden
ceza mahkûmiyetinin sonucu olmamakta, hakkın kötüye kullanılması göz önüne
alınarak, hakim tarafından hükmedilmektedir.
Güvenlik tedbiri, ceza tümden yerine getirildikten sonra uygulanacaktır. Koşullu
tahliye halinde ceza tümden yerine getirilmiş değildir. “Madem cezanın
infazından sonra işlemek üzere” hükmedilmektedir, hapis cezasının
ertelenmesinde, güvenlik tedbiri, “denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi
halli olarak geçirildiği takdirde ceza infaz edilmiş sayıldığı” göz önünde
tutulduğunda, ancak denetim süresi geçirildikten sonra uygulanabilecektir.
Hakkın kötüye kullanılmasından ötürü güvenlik tedbiri uygulanabilmesi için,
hükümde belirtilen hak ve yetkilerden “ birinin” kötüye kullanılması suretiyle
suçun işlenmesi gerekmektedir. Öyleyse, ortada kötüye kullanılan bir hak veya
yetki yoksa veya söz konusu hak veya yetkiden biri kötüye kullanılmadan suç
işlenmişse, hakim, ayrıca, güvenlik tedbirine hükmetmeyecektir. Kanun, “biri”
belgisiz zamirini kullandığından, madde hükmünde yer alan hangi hak veya yetki
kötüye kullanılmışsa, ancak o hak veya yetkinin kullanılmamasına hükmedilebilir.
Hak veya yetkiyi kullanmaktan yoksun bırakılmasının süresi, hakimin hükmettiği
ceza ile bağıntılı kılınmıştır. Hükmolunacak, güvenlik tedbirinin süresi,
hükmolunan cezanın yarısından bir katına kadardır.
İşlenen suçun karşılığı olarak hapis cezası değil de adlî para cezası
verilmişse, bu kez, hükümde belirtilen gün sayısının yarısından bir katına kadar
bu hak veya yetkinin kullanılmasının yasaklanmasına karar verilir. Yasaklamanın
süresi, adli para cezasının tamamen infazından itibaren işlemeye başlar.
Öyleyse, para cezasının yerine getirilmesi taksite bağlandığında, son taksit
yerine getirilmiş olmadıkça, ceza infaz edilmiş olmaz, dolayısıyla süre
başlamaz.
3.2.4. Taksirli suçlarda belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma
Kanun, 53/6. maddesinde, taksirli suçlarda belli haklardan yoksun kılmayı
düzenlemiştir. Elbette, “taksirli suça mahkûmiyetten” söz edildiğinden, “
…kasten işlemiş olduğu suçtan…” söz eden 53/1.hükmünün burada uygulanma yeteneği
yoktur.
Kanun, 53. maddenin 6. fıkrasında, bir meslek veya sanatın, yahut trafik
düzeninin gerektirdiği dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranarak taksirli
suçtan mahkum olma halinde, hükümlünün, ayrıca yaptığı bu meslek veya sanatı
yapmaktan yasaklanmasına, sürücü belgesinin geri alınmasına karar
verilebilmesini emretmiştir.
Söz konusu hüküm “verilebilir” derken, ceza yanında, ayrıca güvenlik tedbirinin
verilmesini, zorunluluk haline getirmemiş, hakimin takdirine bırakmıştır.
Yasaklama veya geri alma süresi üç aydan az ve üç yıldan fazla olamaz. Hakim iki
hat arasında tedbirin süresini belirlerken, taksirin türünü, hükümlünün
kusurunun ağırlığını göz önüne almak zorundadır.
Kanuna göre, yasaklama veya geri alma kararı, hükmün kesinleşmesiyle yürürlüğe
girer ve süre, cezanın tümüyle infazından itibaren işlemeye başlar. Bu demektir
ki, sürenin başlaması için, mahkûm olunan hapis cezası veya adlî para cezası
tümden yerine getirilmiş olmalıdır. Ancak, koşullu salıverilme ve ertelemede
durum ilgi çekicidir.
Gerçekten, koşullu salıverilme ve hapis cezanın ertelenmesi halinde ceza infaz
edilmiş sayılmaz. Ceza, denetim süresi yükümlülüklere uygun veya iyi halle
geçirildiği takdirde ceza infaz edilmiş sayılır. Taksirli suçlarda, mahkumiyetin
kanuni sonucu olarak, bir tedbir öngörmediğine göre; bu suçlarda, cezası
ertelendiğinde, denetim süresi içinde, kanunen hükümlünün yasaklı olması mümkün
olmadığından, hakkı kullanmaktan yoksun bırakılma tedbiri, ancak ceza infaz
edilmiş sayıldıktan sonra infaz edilebilecektir.
3.3. Eşya müsaderesi
3.3.1. Niteliği
Müsadere suçla ortaya çıkan kriminojen ortamı gidermeye matuf ceza hukuku
tedbiridir. Niteliği konusunda tartışma olmakla birlikte, müsadere, öncede
belirtildiği üzere, bir ceza müeyyidesi değildir, bir güvenlik tedbiridir. Gerek
765 s. Kanun gerekse 5237 s. Kanun müsadereyi güvenlik tedbiri saymaktadır.
Madde gerekçesinde, müsaderenin hukuki niteliğinin güvenlik tedbiri olduğu kabul
edilmiştir. Ancak, " müsadereye hükmedilebilmesi için bir suçun işlenmesi
zorunlu olmamakla birlikte" düşüncesine katılmak mümkün değildir, suçun
olmadığı yerde güvenlik tedbiri de yoktur. Aksini düşünmek, polis tedbiri ile
güvenlik tedbirini karıştırmanın da ötesinde, demokratik bir toplum düzeninde (
an. m. 2 ) kabulü mümkün olmayan sonuçlar doğurur.
Müsadere konusu eşya, Kanunda, kendisi suç olan ( m. 54/4 ) veya suçla ilişkili
olan ( m. 54/1) eşya olarak ayrılmaktadır. Hukukta eşyanın anlamı bellidir.
“Para” eşya değildir. Öyleyse, para, eşya müsaderesine konu olmaz.
3.3.2 Suçla ilişkili eşyanın müsaderesi
Kanun, suçla ilişkili eşyanın müsaderesini, suçun işlenmesinden sonra suçla
ilişkili eşyanın müsaderesi ve suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan
eşyanın müsaderesi olarak ikiye ayırmaktadır.
a. Suçun işlenmesinden sonra suçla ilişkili eşya
İşlenen suç kasıtlı bir suç olmalıdır. Bu, taksirli suçlarda müsaderenin
olmaması demektir.
Müsadere edilecek eşya, ya “suçun işlenmesinde kullanılan”, ya “suçun
işlenmesine tahsis edilen” ya da “suçtan meydana gelen” eşya olmalıdır. Bu
demektir ki, suçun maddi konusunu oluşturan eşya, ne suçun işlenmesine
kullanılan, ne suçun işlenmesine tahsis edilen, ne de suçtan meydana gelen
eşyadır. Öyleyse, suçun maddi konusunu oluşturan eşya, ör., hırsızlıkta çalınan
taşınır mal müsadere konusu eşya değildir.
Kanun koyucu, her ne hikmetse, 475. s. Kanunun 36. maddesinde yer alan düzenleme
kalıbına itibar etmemiş, kendisi farklı bir kalıp oluşturmaya kalkmıştır.
Burada, "suçun işlenmesinde kullanılan eşya" veya " suçtan meydana gelen eşya"
ifadelerinin anlamları belirlenebilmektedir. Gerçekten, suçun işlenmesinde
kullanılan vasıtadan, suçun işlenmesinde kullanılan vasıta, alet ve edevat
anlaşılmaktadır. Öte yandan, suçtan meydana gelen eşya ifadesinin anlamı
içtihatlarla belirlenmiş bulunmaktadır. " Suçun işlenmesine tahsis edilen eşya"
ifadesinin ne anlama geldiği madde gerekçesinde açıklanmış değildir. "Tahsis
etme" Türkçe sözlükte, ayırma, ( aylık ) bağlama olarak ifade edilmiştir.
Burada, suçun işlenmesine tahsis edilen, yani ayrılan eşya ifadesi, aslında,
aslında 765 s. Kanunun " .. cürümde... kullanılmak üzere hazırlanan eşya"
ifadesinden başka bir şey değildir. Suçta kullanılmak üzere hazırlanan eşya
ifadesinin anlamı, kapsamı ve sınırları, 765 s. Kanun dönemindeki doktrinde ve
uygulamada bellidir.
Kanun, belirtilen nitelikteki bir eşyanın müsadere edilebilmesi için, o şeyin
iyiniyetli üçüncü kişilere ait olmamasını şart koşmaktadır. Eşya, fail
tarafından ör., suçun işlenmesinde kullanılsa bile, üçüncü kişiye aitse,
müsadere edilememektedir. Burada şeyin üçüncü kişiye ait olmasından maksat,
herhalde üçüncü kişinin o şeye malik veya zilyet olmasıdır.
İyiniyetli olmak, kişinin suça bulaşmamış olması, kendisine ait şeyin suçla
ilişkilendirilmiş olduğundan hiçbir biçimde haberinin olmamasıdır.
b. Suçun işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanan eşya
Kanun, suç isterse işlenmemiş olsun, sırf suçun işlenmesinde kullanılmak üzere
hazırlanmış olan eşyanın da, bazı değerler bakımından “tehlikeli olması
durumunda” müsadere edilmesini emretmiştir. Bu değerler, “kamu güvenliği”, “kamu
sağlığı”, “genel ahlak” olarak belirlenmiştir. Suçun işlenmesinde kullanılmak
üzere hazırlanan eşya, kamu sağlığı, kamu güvenliği veya genel ahlak “ açısından
“ tehlikeli olmalı, yani tehlike yaratmalıdır.
Burada, "tehlikenin" ne anlama geldiği belirsizdir. Kanun tehlikeyi
tanımlamamaktadır. Tehlike "zarar tehlikesi" olarak algılanmalıdır.
Ancak tehlike, ister "tehlike" isterse "zarar tehlikesi" olarak algılansın,
henüz işlenmemiş ama ileride işlenmesi düşünülen bir "suçun işlenmesinde
kullanılmak üzere hazırlanan eşyanın" tehlike yaratıyor gerekçesi ile
müsaderesi yoluna gidilmesi, niteliği demokratiklik olmak zorunda olan bir
ceza hukuku düzeninde kabulü mümkün olmayan bir sonuçtur. Gerçekten, tehlike
davranışın tehlikeliliği olarak değil de "zarar tehlikesi" olarak algılansa
bile, tarihî kanun koyucunun madde gerekçesinde yer alan müsadereye
hükmedilmesi için " suçun işlenmesi zorunlu olmamakla birlikte " şeklindeki
düşüncesine itibar edildiğinde, "suçsuz güvenlik tedbiri olmaz" ilkesi çiğnenmiş
olacağından, artık demokratik bir ceza hukuku düzeninden değil, totaliter bir
ceza hukuku düzeninden söz etmek gerekecektir, çünkü değil güvenlik tedbirleri,
"polis tedbirleri " bile, ne kadar tehlikeli olurlar olsunlar kişilerin salt
tasavvurları ile ilgili değildirler. Madde gerekçesinde yer alan " Suçun
işlenmesinde kullanılmak üzere hazırlanmış olan eşya ise, suçun icra hareketleri
henüz başlamamış ise, sadece bu nedenle müsadere edilmeyecektir. Ancak bu
eşyanın niteliği itibarıyla kamu güvenliği,kamu sağlığı veya genel ahlak
tehlikeli olması durumunda müsaderesine hükmedilecektir" düşüncesi, tehlikeden
korunma görüntüsü altında, faşizan bir düzenlemenin açık kanıtı olmaktadır.
3.3.3. Müsadere konusu eşyanın ortadan kaldırılması
Kanun, 54/2. maddesi hükmünde, birinci fıkra kapsamına giren eşyanın ortadan
kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi ve müsaderesinin başka bir surette
imkansız olması halinde bu eşyanın değeri kadar para tutarının müsaderesine
karar verilir, hükmüne yer vermiştir.
Bu hükme göre, ör., orman suçlarında, ormandan kesilen ağaçların kesilmesinde,
taşınmasında kullanılan araçlar, müsadere edilmek üzere elde edilemediğinde,
bunların değeri kadar paranın zoralımına karar verilecektir. Böylece, failin, şu
veya bu şekilde, fiilen, müsadere hükmünü etkisiz kılması önlenmiş olmaktadır.
Ancak, henüz ortada teşebbüs aşamasında kalmış yahut tamamlanmış bir suç yokken,
sadece ileride işlenilmesi düşünülen bir "suçun işlenmesinde kullanılmak üzere
hazırlanmış" eşyanın, ortadan kaldırılması, elden çıkarılması, tüketilmesi , vs,
hallerinde, bu eşyanın değeri kadar paranın, "kamu güvenliği, kamu sağlığı veya
genel ahlak açısından tehlikeli..." görülerek, müsaderesine karar verilmesini
anlamak mümkün olmamaktadır. Herhalde, burada, daraltıcı yorum yaparak, Kanun
koyucunun iradesinin, 54/1. maddesi hükmünün birinci cümlesinde yer alan hükümle
ilgili olduğunu kabul etmek gerekecektir.
3.3.4. Müsaderenin hakkaniyete aykırı olması
Kanun, 54/3. maddesi hükmünde, müsaderenin hakkaniyete uygun olmasını
istemiştir. Gerçekten, Kanun, müsaderenin, "işlenen suça nazaran" daha ağır
sonuçlar doğurmamasını istemiştir. Konulan ölçü hakkaniyettir. MK' un 4.
maddesinde " kanunun taktir yetkisi tanıdığı durumlarda" hakimin "hakkaniyete
göre" karar vermesini emretmiştir. Hakkaniyet, hukuk kuralıdır. Suçta kullanılan
eşyanın zoralımının hakkaniyete aykırı olacağı anlaşıldığında müsadereye
hükmedilmeyebilir. Burada, hakkaniyetten maksat, müsaderenin kişinin yıkımına
neden olmamasıdır. Ormandan, ör. katırı ile kereste kaçıran failin, katırının
müsadere edilmesi, hakkaniyete uygun değildir. Öyleyse, işlenen suça nazaran"
ifadesinden sadece oranlılığı anlamamak gerekmektedir, çünkü oranlı olan her
şey hakkaniyete uygun olmayabilir.
Bu hüküm, sadece " suçta kullanılan eşyanın müsaderesinde" geçerlidir. Kanun,
54/1. madde hükmünde kullandığı terminolojiye uymamıştır. Bu durum, suçta
kullanılan eşyadan, "suçun işlenmesinde kullanılan" eşya mı, yoksa, aynı zamanda
"suçun işlenmesine tahsis edilen", ya da "suçtan meydana gelen eşya" mı
anlaşılacaktır sorusunu davet etmektedir. Suçta kullanılan eşyadan, herhalde
suçun işlenmesinde kullanılan eşyanın anlaşılması gerekmektedir, çünkü Kanun "
suçta kullanılan eşya" ibaresi ile, örtülü olarak, sadece failin suçu işlerken
kullandığı vasıtaya işaret etmek istemiştir.
3.3.5. Kendisi suç oluşturan eşya
Kanun, 54/4. maddesi hükmünde, “ üretimi, bulundurulması, kullanılması,
taşınması, alımı ve satımı suç oluşturan” eşyanın müsaderesini emretmiş
bulunmaktadır. Gerçekten, Kanun, ör., esrar, eroin, vb., maddelerin, her çeşit
silahın, vs. imalini, bulundurulmasını, kullanılmasını, taşınmasını, alımını ve
satımını suç saymaktadır. Bunlar, bu faaliyetlerde bulunan kişilerin
davranışlarından bağımsız olarak kanundan ötürü müsadere konusudurlar.
Bunun içindir ki, suç konusu olmayıp sadece müsadereye tabi bulunan eşyanın
müsaderesine, sulh ceza hakimi duruşma yapılmaksızın karar verir ( CMK. m. 259
).
3.3.6. Bir şeyin sadece bazı kısımlarının müsaderesi
Kimi zaman bir şeyin sadece bütünden ayrılabilen bazı kısımlarının müsaderesi
gerekebilir. Kanun, 54/5. maddesi hükmünde, tümüne zarar vermemek kaydıyla, bir
şeyin bir kısmının bütünden ayrılması mümkünse, o şeyin bütününün değil, sadece
o kısmının müsadere edilmesini emretmiştir. Öyleyse, ör., içtihatlara da konu
olan, yurda kaçak sokularak eski bir otomobilin üzerine monte edilen motorun,
tek başına müsadere edilmesi mümkündür. Böyle bir şey mümkün olmadığında, pek
tabii, eşyanın tümü müsadere edilecektir.
3.3.7. Paydaş olunan eşyanın müsaderesi
Madde gerekçesinde "müşterek ve iştirak halinde mülkiyete konu eşyanın
müsaderesi düzenlenmiştir" denmesine rağmen, Kanun, 54/6. madde hükmünde, eşyaya
birden fazla kişi paydaş olduğunda, sadece “suça iştirak eden kişinin payının”
müsaderesine izin vermiştir.
Bu demektir ki, Kanun, sözel olarak, sadece müşterek mülkiyeti göz önüne almış,
iştirak halinde mülkiyeti ihmal etmiştir; çünkü müşterek mülkiyette, şey
üzerinde paylar bellidir, dolayısıyla şey, ayrıca bir işleme tabi olmadan pay
sahipleri arasında payları oranında bölünebilmekte; buna karşılık iştirak
halinde mülkiyette, her paydaş şeyin her yerinin paydaşı olduğundan, ayrıca bir
işlem yapılmadıkça, şeyin paylaştırılması mümkün olmamaktadır.
Norm amacı esas alınarak yorumlandığında, herhalde, böyle bir çelişkili
düzenlemenin kabulü mümkün değildir. Medeni Kanunun 24/2. maddesi hükmü
karşısında madem daha üstün bir menfaat gerektirdiğinde mülkiyet hakkı
kısıtlanabilmektedir, iştirak halinde mülkiyette, iyiniyetli üçüncü kişilere ait
olmasına rağmen, suçu işleyen veya suça iştirak eden kişinin payı yanında,
iyiniyetli üçüncü kişilerin payları da müsadere edilebilecektir. Elbette, bu
halde, bu kişilerin paylarının değerinin kendilerine para olarak ödenmesine
ayrıca karar verilecektir (CMK. m. 265, vd. ).
3.4. Kazanç müsaderesi
3.4.1. Niteliği
Kazanç müsaderesini, Kanun, 55. maddede iki fıkra halinde düzenlemiştir.
Gerekçede, "suç işlemek yoluyla kazanç elde edilmesini engelleyecek yaptırım
olarak kazanç müsaderesine ilişkin düzenleme yapılmıştır" denmektedir.
Niteliği ne olursa olsun, müsadere, daha önce de belirtildiği üzere, ihlale
tepki anlamında müeyyide değildir, ancak suçla ortaya çıkan kriminojen ortamı
gidererek, kişilerin ceza hukuku kurallarına uymamasını sağlayan bir güvenlik
tedbirdir. Zaten, Kanun, kazanç müsaderesini, güvenlik tedbirleri başlığı
altında düzenlemiştir.
Kanun 55. maddenin madde başlığında "Kazanç müsaderesi" terimini, 1.
fıkrasında, "maddi menfaatler " terimini kullanırken, aynı maddenin 2.
fıkrasında "müsadere konusu eşya veya maddi menfaatler " terimini kullanarak
kendi içinde çelişkiye düşmüştür. Ayrıca, Kanunun, bir önceki maddede, madde
başlığı olarak "Eşya müsaderesi" ve madde metninde hep "eşya müsaderesi"
terimini kullanırken; 55. maddede " Kazanç müsaderesi", " ekonomik değerlerin
müsaderesi" terimini kullanması iki şeye farklı anlam yüklediği anlamına
gelmektedir. Kanun, "kazancı" "... maddi menfaat" veya bunların değerlendirmesi
ile ortaya çıkan " ekonomik kazançlar" olarak tanımlamıştır. Bu tanımın içinde,
maddenin 2. fıkrasında yer alan "eşya" yoktur. Öyleyse "eşya", kazanç değildir.
Hukuk bir yana, günlük dilde de "kazanç" ve " eşya" farklı anlama
gelmektedirler. Kanun koyucu, özensiz davranmış, tabiri caizse "altı kaval üstü
şişhane" olan bir düzenleme yapmıştır. Ancak, yakınmak, çözüm değildir. Buna
hakkımız yoktur. Öyleyse, normu, tarihi kanun koyucunun iradesinden farklı
olarak, amacı esas olmak üzere yorumlanırsa, 2.fıkra hükmünde yer alan " eşya"
sözcüğünün, "şey" , "nesne" şeklinde anlaşılması gerekmektedir.
3.4.2. Şartları
Kanun "maddi menfaatler" veya bunların değerlendirilmesi yahut dönüştürülmesi
sonucu ortaya çıkan "ekonomik kazançlar" ile suç arasında bir bağıntı
kurmuştur. Gerçekten, maddi menfaat veya kazanç, ya " suçun işlenmesi ile elde
edilmeli" , ya "suçun konusunu oluşturmalı", ya da "suçun işlenmesi için"
sağlanmış olmalıdır.
Suçun işlenmesi ile elde edilen maddi menfaatlerden maksat, madde gerekçesinde
yer alan örneklerden anlaşıldığı üzere, kara para aklama, uyuşturucu madde
ticareti, kumar, kaçakçılık, vs. yolu ile elde edilen maddi çıkarlardır. Suçun
konusunu oluşturan maddi menfaatlerden maksat, herhalde suçun maddi konusu
oluşturan şeylerdir. Gerçekten, ör., hırsızlık suçunda suçun maddi konusunu
oluşturan şey, dolandırıcılık suçunda, suçun maddi konusunu oluşturan yarar,
vs., suçun konusunu oluşturan maddi menfaatlerdir. Suçun işlenmesi için sağlanan
maddi menfaatlerden maksat, ör., kiralık katil tutma örneğinde olduğu gibi,
faile, bir suçu işlemesi için maddi çıkar sağlamaktır.
Kanun, belirtilen yollarla sağlanan maddi menfaatlerin, bu mümkün değilse,
bunların değerlendirilmesi veya dönüştürülmesi sonucu ortaya çıkan ekonomik
kazançların müsaderesini mümkün kılmaktadır. Bu demektir ki, belirtilen
biçimlerde suçla bağlantılı olduğu takdirde, ne nitelik kazanırsa kazansın, her
çeşit hak, nakdî, aynî değer kazanç müsaderesinin konusudur.
Ancak, belirtilen yollarla elde edilen kazancın müsadere edilebilmesi, yani
Kanunun ifadesi ile kazanç müsaderesi kararı verilebilmesi için, "maddi
menfaatin suçun mağduruna iade edilmemesi gerekmektedir ". Öyleyse, belirtilen
hallerde ortaya çıkan kazanç, suçun mağduruna iade edilebiliyorsa, söz konusu
kazancın artık müsaderesi mümkün değildir.
Bazı suçların mağduru belli bir kişi değildir, mağduru gayri muayyendir.
Kuşkusuz, bu suçlarda, söz konusu maddi menfaatin, suçun mağduruna iadesine
imkan yoktur. Öyleyse, mağduru gayri muayyen suçlarda, suçla elde edilen
kazanç, her zaman müsadere konusudur.
Kanun, 55/2. madde hükmünde, müsadere konusu şeye, kanunun ifadesiyle eşyaya
veya maddi menfaatlere elkonulamadığı, yahut suçun mağduruna, kanunun ifadesiyle
merciine teslim edilemediği hallerde, bunların karşılığını oluşturan değerlerin
müsaderesine hükmedilmesini amirdir. Burada, "bunların karşılığını oluşturan
değer" ifadesinden maksat, herhalde, hangi " eşya veya maddi menfaat" müsadere
edilecekse, o şeyin parasal değerdir. Zaten, madde gerekçesinde de, "karşılığı
para tutarının müsaderesine karar verilecektir" denmektedir.
3.5 Çocuklara özgü güvenlik tedbirleri
Kanun, 31.maddesi hükmünde, yaş küçüklüğü halinde " çocuklara ait güvenlik
tedbirleri uygulanır" hükmünü amirdi bulunmaktadır. Bu bağlamda olmak üzere,
Kanun, 56. maddesi hükmünde, "Çocuklara özgü güvenlik tedbirlerinin neler olduğu
ve ne suretle uygulanacakları ilgili kanunda gösterilir" demektedir.
Kanunun ilgili kanun dediği kanun ....tarih ve ... sayılı Çocuk Mahkemelerinin
Kuruluş ve Yargılama Usulü Hakkında Kanundur. Burada, ayrıntılarına girmek
istemiyoruz. Ancak, dikkatlice bakıldığında, bu kanunda da, cezalar, güvenlik
tedbirleri ve genel kolluk tedbirlerinin birbirine karıştırıldığı gözden
kaçmamaktadır.
3.6. Akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri
3.6.1. Niteliği
Kanun, akil hastalarına özgü güvenlik tedbirlerini, 57. maddede yedi fıkra
halinde düzenlemiştir. Söz konusu bu tedbirler, mahiyetleri bakımından, kanunun
ifadesi ile “ koruma ve tedavi amaçlı” tedbirlerdirler. Bundan ötürü, onlar,
suçlunun sağlık durumuna göre, hakim tarafından geri alınabilen,
değiştirilebilen güvenlik tedbirlerdirler.
Akıl hastaları, üç grup olarak düzenlenmiştir. Bunlar, fiili işledikleri sırada
tam akıl hastası olan kişiler ( m. 57/1 ), kısmî akıl hastası olan kişiler ( m.
57/6 ) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlısı kişilerdir ( m. 57/7 ).
Haklarında güvenlik tedbiri uygulanacak akıl hastaları, “Yüksek güvenlikli
sağlık kurumlarında” koruma ve tedavi altına alınırlar. Kanun, yüksek güvenlikli
sağlık kurumunu tanımlamış değildir. C ve GTİHK., 16. maddesinde Kanunun 57.
maddesine göndermede bulunmakta, dolayısıyla bir tanım vermemektedir.Bu durum
karşısında, “yüksek güvenlikli sağlık kurumu”, haklarında güvenlik tedbirine
hükmedilen akıl hastası kişilerin, esirgendiği, kaçmamalarının sağlandığı sağlık
kuruluşlarıdır.
3.6.2. Tam akıl hastaları
Kanun, fiili işlediği zaman tam akıl hastası olan, yani " işlediği fiilin hukuki
anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya davranışlarını yönlendirme yeteneği
önemli derecede azalmış olan kişi" hakkında, sadece "koruma ve tedavi
amaçlı olarak " güvenlik tedbirine hükmedilmesini emretmiştir.
Hakkında güvenlik tedbirine hükmedilen akıl hastası, herhangi bir sağlık
kurumunda değil, sadece " yüksek güvenlikli sağlık kurumlarında" koruma ve
tedavi altına alınırlar ( m. 57/1).
Kanun, akıl hastası kişinin, koruma ve tedavi altına alınmasını, doğal olarak,
belli bir süre ile sınırlı tutmamıştır. Gerçekten, hakkında güvenlik tedbirine
hükmedilmiş olan akıl hastası, yerleştirildiği kurumun sağlık kurulunca
düzenlenen raporda toplum açısından tehlikeliliğinin ortadan kalktığının veya
önemli ölçüde azaldığının belirtilmesi üzerine, mahkeme veya hakim kararı ile
serbest bırakılabilmektedir ( m. 57/2 ). Burada, mahkeme veya hakimden maksat,
herhalde, akıl hastası kişiyi, fiilinden ötürü yargılayan ve hakkında koruma ve
tedavi altına alınmasına karar veren mahkeme veya hakimdir.
Sağlık kurulu raporunda, akıl hastalığının ve işlenen fiilin niteliğine göre,
güvenlik bakımından akıl hastası kişinin tıbbî kontrol ve takibinin gerekip
gerekmediği, eğer gerekiyorsa, bunun süresi ve aralıkları gösterilmelidir ( m.
57/3 ).
Tıbbi kontrol ve takip, Cumhuriyet savcılığının, raporda belirtilen süre ve
aralıklarla, akıl hastası kişiyi, teknik donanımı ve yeterli uzmanı olan sağlık
kuruluşuna göndermesi ile sağlanır ( m. 57/4 ).
Kanun, tıbbî kontrol ve takipte, akıl hastası kişinin, hastalığının seyri
bakımından toplum için tehlikeliliğinin arttığı anlaşıldığında, hazırlanan rapor
esas alınarak, yeniden tedavi amaçlı olarak güvenlik tedbirine hükmedilmesini
amir bulunmaktadır ( m. 57/4 ). Bu halde, Kanun, akıl hastası kişi hakkında, 57.
maddenin, 1, 2, 3, ve 4. fıkraları hükmünün yeniden uygulanmasını emretmiştir.
3.6.3. Kısmi akıl hastaları
Kanun, 32/2. maddesinde, “birinci fıkrada yazılı derecede olmamakla birlikte
işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan
kişinin, cezasız kalmasını kabul etmemiştir.
Tam akıl hastalarından farklı olarak, kısmî akıl hastaları, fiili işledikleri
sırada, hastalıkları yüzünden “davranışlarını yönlendirme yeteneği
azalmış olan “ kişilerdir.
Kanun, 57/6. maddesi hükmünde, işlediği fiille ilgili olarak hastalığı yüzünden
davranışlarını yönlendirme yeteneği azalmış olan kişinin, bu maddenin birinci ve
ikinci fıkrası hükmü uyarınca, yüksek güvenlikli sağlık kuruluşuna
yerleştirilmesini; dolayısıyla sağlık kurumunca düzenlenen kurul raporu üzerine,
mahkeme kararı ile olmak, ayrıca süresi aynı kalmak kaydı ile, o kişinin mahkum
olduğu hapis cezasının bir kısmının veya tamamının, akıl hastalarına özgü
güvenlik tedbiri olarak da uygulanabilmesini öngörmüştür.
3.6.4. Alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlıları
Kanun, 34. maddede düzenlediği “alkol ve uyuşturucu madde etkisinde olmak” ( m.
34 ) ile 57/7. maddede düzenlediği “alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlısı olmak” hallerinin benzeşmemesine özellikle özen göstermiştir.
Gerçekten, 34. maddenin 1.fıkrasında, irade dışı alınan alkol ve uyuşturucu
madde etkisiyle işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayamayan veya
bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneği önemli
derecede azalmış olan kişiye ceza verilmez demekte, ancak “bu derecede
olmamakla birlikte işlediği fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme
yeteneği azalmış olan “ kimse hakkında suskun kalmaktadır. Bu
durumda, salt arızî olması nedeni ile anlama ve isteme yeteneği önemli derecede
azalmış olan kişiye, hem ceza verilmemesi, hem de iyileştirici güvenlik tedbiri
uygulanmaması elbette doğaldır. Ancak, akil hastasına ceza verilirken (m.32/2)
veya hakkında güvenlik tedbiri uygulanabilirken (m. 57/6 ), isteme, yani
davranışlarını yönlendirme yeteneği sadece azalmış olan kişiye ceza verilmemesi
veya hakkında güvenlik tedbiri uygulanmama anlaşılır bir durum değildir.
“Mefhumu muhalifinden” çıkarılmadıkça, hangi yorum yöntemine başvurulursa
vurulsun, Kanunun 2. maddesi hükmünün emri olarak, 34/1.maddenin açıklığı
karşısında, yani düzenleme dışı bırakmış olması karşısında, alkol ve uyuşturucu
veya uyarıcı etkisi ile fiili işlediği esnada “davranışlarını yönlendirme
yeteneği azalmış olan kişiye” ne ceza verilebilecek ne de güvenlik tedbiri
uygulanabilecektir. Bir an için hükmün mefhumu muhalifinden giderek, bu kişinin
cezalandırılması gerektiği düşünüldüğünde, gene bir çıkmazla karşılaşılmaktadır.
Gerçekten, Kanunun 2., 34/1, 61/10. maddeleri karşısında, kişi, neye, hangi
esasa göre cezalandırılacaktır ? Soru maalesef cevapsız kalmaktadır. Bu, tarihi
kanun koyucunun bir yanılgısıdır, ancak bir kanunla düzeltilebilir.
Kanun, 34/2. maddesi hükmünde, açıkça “iradi olarak alınan alkol ve uyuşturucu
madde etkisinde suç işleyen kişiye” ceza verilir demektedir. Buna karşılık,
Kanun, bundan farklı olarak, 57/7. maddede, “suç işleyen alkol ya da uyuşturucu
veya uyarıcı madde bağımlısı kişilere” ceza verilmemesini,
iyileştirici güvenlik tedbiri verilmesini öngörmüştür. Bu demektir ki, Kanun,
34. maddede, “ Ceza sorumluluğunu kaldıran ve azaltan nedenler” arasında, eksik
de olsa, “arızî” ve “îradî” sarhoşluğu düzenlemiş; her nedense, aynı yerde,
“alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığını” düzenlemekten kaçınmıştır.
Ancak, buna rağmen, 57/7.maddede yer alan düzenlemeden, alkol, uyuşturucu veya
uyarıcı madde bağımlılığının, isnat yeteneğini tümden ortadan kaldıran bir neden
olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır.
Alkol, uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığı, doktrinde, bir akıl hastalığı
olarak algılanmaktadır. Bu yüzden, madde bağımlılığının, kanunlarda, akıl
hastalığına benzer bir biçimde düzenlendiği görülmektedir. Kanun, her nedense,
madde bağımlısını akıl hastası olarak düşünmemiş, kendine özgü bir kategori
olarak düşünmüştür. Bu yüzden, Kanun, fiili işlediği sırada derecesi ne olursa
olsun, madde bağımlısının, 57/6. madde hükmündeki düzenlemeden farklı olarak,
sadece “tedavi altına alınmasını” öngörmüştür.
Gerçekten, Kanun, “suç işleyen alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde
bağımlısı kişinin, güvenlik tedbiri olarak, alkol yada uyuşturucu veya uyarıcı
madde bağımlılarına özgü sağlık kuruluşunda tedavi altına alınmasına karar
verilir” demektedir.
Bu kişilerin tedavisi, alkol ya da uyuşturucu veya uyarıcı madde bağımlılığından
kurtulmalarına kadar devam eder.
Bunlar, yerleştirildikleri kurumun sağlık kurulunca “bu yönde düzenlenecek rapor
üzerine” mahkeme veya hakim kararı ile serbest bırakılabilir.
“ Mahkeme veya hakim kararı” ifadesi, güvenlik tedbirine her ikisi de karar
verebilir anlamındadır. Bizce, bu, doğru değildir, çünkü güvenlik tedbirine,
hakim değil, mahkeme verir. Tedbir kararını, ancak kararı veren mahkeme
kaldırabilir.
3.7. Denetimli serbestlik tedbiri
3.7.1. Mahiyeti
Denetimli serbestlik , 58. maddesinin 6, 7, 8 ve 9. fıkraları hükmünde ifade
edilmiştir.
Denetimli serbestlik, bir cezaya mahkum edilmiş olsalar bile, tehlikeliliğin,
suçu tekrarlayanlar ve özel tehlikeli suçlular bakımından devam etmekte olduğu
esasına dayanmaktadır.
Özel tehlikeli suçlular, itiyadî suçlular, suçu meslek edinen kişiler ve örgüt
mensubu suçlulardır ( m. 58/9 ).
Ancak, düzenlemenin odak noktasını tekerrür oluşturmaktadır. Tekerrür, 647 s.
Kanundan farklı olarak, Kanunda cezayı artıran bir neden değildir, mükerririn
infaz düzenini etkileyen (C ve GTİHK. m. 108 ), ayrıca denetimli serbestlik
tedbirini gerektiren bir nedendir.
Kanun, 6/h, i, j. maddesi hükmünde, itiyadî suçlu, suçu meslek edinen kişi,
örgüt mensubu suçlunun kim olduğunu açıklamış bulunmaktadır:
İtiyadi suçlu, kasıtlı bir suçun temel şeklini ya da daha ağır veya daha az
cezayı gerektiren nitelikli şekillerini bir yıl içinde ve farklı zamanlarda
ikiden fazla işleyen kişidir.
Suçu meslek edinen kişi, kısmen de olsa geçimini suçtan elde ettiği kazançla
sağlamaya alışmış kimsedir.
Örgüt mensubu suçlu, bir suç örgütünü kuran, yöneten, örgüte katılan, örgüt
adına diğerleriyle birlikte veya tek başına suç işleyen kişidir.
3.7.2.Suçta tekerrür
Önceden işlenen suçtan dolayı verilen hüküm kesinleştikten sonra yeni bir suçun
işlenmesi halinde tekerrür hükümleri uygulanır.
Anca, tekerrür hükümlerinin uygulanabilmesi için mutlaka cezanın infaz edilmiş
olması gerekmez ( m. 58/1 ). Bu demektir ki, hüküm kesinleşmeden önce, birçok
suç işlediğinde, bu suçlar tekerrüre esas olmazlar.
Tekerrürü vurgulayan özellik, kesinleşen bir mahkumiyetten sonra, hükümlünün,
kanunda belirtilen süreler içerisinde tekrar bir suç işlemesidir.
Gerçekten, Kanun, " Tekerrür hükümleri, önceden işlenen suçtan dolayı;
a. Beş yıldan fazla süre ile hapis cezasına mahkumiyet halinde, bu cezanın infaz
edildiği tarihten itibaren beş yıl,
b. Beş yıl ve daha az süreli hapis veya adlî para cezasına mahkumiyet halinde bu
cezanın infaz edildiği tarihten itibaren üç yıl
Geçtikten sonra işlenen suçlardan dolayı uygulanmaz " diyerek ( m. 58/2 ),
tekerrürde denetimli güvenlik tedbirinin uygulanmasına bir sınır getirmiştir.
Sürelerin başlama anı, cezanın infaz edildiği tarihtir. Sürelerin başlamasında
cezanın infaz edildiği tarihin esas alınması, mükerrirler arasında eşitsizliğe
yol açacak niteliktedir. Gerçekten, arızî veya kanundan doğan nedenlerle,
cezanın infaz edildiği tarih, ör. özellikle adlî para cezası takside
bağlandığında, mükerrirden mükerrire değişebilmektedir. Bizce, doğru olan,
süreleri, mahkumiyet hükmün kesinleşmesi tarihinden başlatılmasıdır.
3.7.3. Tekerrürün hüküm ve neticesi
Tekerrür halinde, sonraki suça ilişkin kanun maddesinde seçimlik olarak hapis
cezası ile para cezası öngörülmüşse, hakimin takdir hakkı yoktur; Kanun, para
cezasına hükmedilmesini emretmiştir ( m. 58/3 ).
Kasıtlı suçlarla taksirli suçlar ve sırf askeri suçlarla diğer suçlar arasında
tekerrür hükümleri uygulanmaz. Kasten öldürme, kasten yaralama, yağma,
dolandırıcılık, uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti ile parada veya
kıymetli damgalarda sahtecilik suçları hariç olmak üzere, yabancı ülke
mahkemelerinden verilen hükümler tekerrüre esas olmaz ( m. 58/4). Kuşkusuz,
istisna genişletilemez.
Fiili işlediği sırada onsekiz yaşını doldurmamış kişilerin işlediği suçlar
dolayısıyla tekerrür hükümleri uygulanmaz ( m. 58/5 ).
Tekerrür halinde hükmedilen ceza, mükerrirlere özgü infaz rejimine göre
çektirilir.
Mükerrir hakkında, cezanın infazından sonra, ayrıca denetimli serbestlik tedbiri
uygulanır (m. 58/6 ).
Mahkeme, mahkumiyet kararında, hükümlü hakkında, hem mükerrirlere özgü infaz
rejiminin, hem de cezanın infazından sonra denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanacağını belirtir ( m. 58/7 ).
3.7.4. Denetimli serbestlik tedbiri
Kanun, 58/8. maddesi hükmünde, mükerririn mahkum olduğu cezanın infazının ve
denetimli serbestlik tedbirinin uygulanmasının " kanunda gösterilen şekilde"
yapılmasını emretmiştir. Ancak, denetimli serbestlik tedbirinin uygulanması
şekli, Ceza Kanununda değil, 5275 s. Kanunun 108/ 4, 5 ve 6. maddesi hükmünde
düzenlenmiştir:
" Hakim mükerrir hakkında,cezanın infazının tamamlanmasından sonra başlamak ve
bir yıldan az olmamak üzere denetim süresi belirler ". Burada, hakimden,
mahkemeyi anlamak gerekmektedir, çünkü Ceza Kanununun 58/7. maddesi hükmünde,
denetimli serbestlik tedbirine, hakimin değil, açıkça mahkemenin karar
vereceğini belirtmiştir. Tarihi kanun koyucunun her nedense terim birliğine
uymakta sıkıntısı bulunmaktadır.
"Tekerrür dolayısıyla belirlenen denetim süresinde, koşullu salıvermeye ilişkin
hükümler uygulanır ". Koşullu salıverme, 5275 s. Kanunun 107. maddesinde
düzenlenmiştir.
Hakim, mükerrir hakkında denetim süresinin uzatılmasına karar verebilir. Ancak,
denetim süresi, beş yıla kadar uzatılabilir.Burada, hakim, yukarıda
belirtildiği üzere, mahkeme anlamındadır.
5275 s. Kanun, denetimli serbestliği tanımlamamış, 104/3. maddesi hükmünde,
"denetimli serbestlik, yardım merkezleri ile koruma kurullarının kuruluş,
çalışma yöntem ve esaslarının ilgili kanununda düzenleneceğini belirtmiş
bulunmaktadır.
3.7.5. İtiyadî suçlu, suçu meslek edinen kişi, örgüt mensubu suçlu
Kanun, itiyadi suçluyu, örgüt mensubu suçluyu ve suçu meslek edinen kişiyi
tehlikeli görmüş, dolayısıyla haklarında, denetimli serbestlik tedbirinin
uygulanmasını öngörmüştür (m. 58/9).
Tedbire mahkeme hükmeder. Mahkeme, "mükerrirlere özgü infaz rejiminin ve cezanın
infazından sonra, denetimli serbestlik tedbirinin bu suçlular hakkında da
uygulanmasına hükmeder. Kanunun tekerrürü esas alan çözümü, itiyadi suçlu ve
suçu meslek edinen kişi bakımından geçerlidir, çünkü bu kişilerin tekerrür için
öngörülen süre içerisinde birden çok kez suç işlemeleri mümkündür. Ancak, örgüt
mensubu suçlunun, bu sıfatı kazanması için birden çok kez suç işlemesine, yani
mükerrir olmasına gerek yoktur. Tabii, böyle olunca, mükerrirlikten bağımsız
olarak, "örgüt mensubu suçlunun", suç örgütü kurma suçunun cezasının infazından
sonra, denetimli serbestlik altına konulmasına mahkemece hükmedilmesi
gerekmektedir.
3. 8. Tüzel kişiler hakkında güvenlik tedbirleri
3.8.1. Tüzel kişinin güvenlik tedbirinden sorumluluğunun esası
Kanun, özel hukuk tüzel kişilerini, suçun faili saymamasına rağmen ( m. 20/2 ),
organı veya temsilcisi kişinin iştiraki ile işlenen suçlarda, suçun tüzel
kişinin yararına işlenmiş olması kaydıyla, emniyet tedbirinin muhatabı saymıştır
( m. 20/2, 60 ). Böylece, Kanun, isterse organ veya temsilci kişi olsun, üçüncü
kişinin fiilinden, fiilin faili yanında, tüzel kişiyi de sorumlu tutmuş
olmaktadır. Gerçekten, tüzel kişiler, ne hukuka aykırı olarak varlık
kazanabilirler, ne de karar organlarında kanunun suç saydığı bir fiilin
işlenmesine karar verebilirler ( MK. m. 47/2, 56/2, 58, ). Bu tür bir karar yok
hükmündedir. Bu durum karşısında, Kanun, tüzel kişiyi, kendi fiilinden ötürü
değil, üçüncü kişinin suç oluşturan fiili ile ilişkili olarak güvenlik
tedbirinin muhatabı kılınmaktadır. Bu, suç genel teorisi bakımından değil,
ayrıca hukukun genel teorisi bakımından çok tartışılacak bir konudur, çünkü
bugünün ceza hukuklarında, kimse başkasının fiilinden sorumlu olmaz; açıkçası,
“koyun ayağından keçi asılmaz “.
Tüzel kişi hakkındaki güvenlik tedbirleri, izinin iptali ve müsaderedir.
3.8.2. İzinin iptali
Kanun, izinin iptali güvenlik tedbirini, 60/1. maddesi hükmünde düzenlemiştir.
En başta, tüzel kişi, özel hukuk tüzel kişisi olmalıdır. Kanun, kamu hukuku
tüzel kişilerini, özel hukuk hükümlerine tabi kamu hukuku tüzel kişilerini,
güvenlik tedbirinin muhatabı saymamıştır.
Tüzel kişi, bir kamu kurumunun verdiği izne dayalı olarak faaliyette bulunan bir
tüzel kişi olmalıdır. Bu nedenle, tüzel kişinin, tüzüğünde gösterdiği faaliyet
alanını bildirilmesi, tüzel kişinin varlık kazanması için bildirimde
bulunulması izin değildir.Burada, izin, ilgili kama kurum veya kuruluşunun,
tüzel kişinin tüzüğünde gösterdiği faaliyet alanında faaliyette bulunmasına
müsaade etmesidir.
İzinin verdiği yetki kötüye kullanılarak, tüzel kişinin organının veya
temsilcisinin iştirak etmiş olduğu kasıtlı bir suç işlenmiş olmalıdır. İzinin
verdiği yetki, madde gerekçesinde belirtildiği üzere, ör., "uyuşturucu
ticaretinden elde edilen gelirlere meşruiyet görüntüsü kazandırmak için bir
döviz bürosunun kullanılması halinde" , tüzel kişi döviz bürosunun organı veya
temsilcisi kişi tarafından kötüye kullanmış olmaktadır. Kuşkusuz, organ veya
temsilcinin işlemiş olduğu suç taksirli ise izinin iptaline hükmedilemez.
Organ veya temsilci, işlenmesine katıldığı suçtan mahkum olmalıdır. Ancak, bu
halde, izinin iptaline hükmedilebilir. Cezanın tecili halinde de mahkumiyet
mevcut olduğundan, cezanın tecili güvenlik tedbirine hükmedilmesini etkilemez.
Organ veya temsilci, kasıtlı suçu, tüzel kişinin yararına işlemiş olmalıdır.
Eğer suç tüzel kişinin yararına işlenmemişse bu hüküm uygulanmaz.
Bu koşulların varlığı halinde, mahkeme, tüzel kişinin faaliyette bulunmasına
izin veren idari işlemin iptaline, yani hükümsüzlüğüne, açıkçası ortadan
kalkmasına karar verir. Kanun, bunu, " izinin iptaline karar verilir" şeklinde
ifade etmiştir.
İzin iptaline karar verilmesi, kanunun ayrıca belirttiği hallerde mümkündür ( m.
60/4 ).Bu demektir ki, Kanun hangi suç için tüzel kişiye güvenlik tedbiri
verileceğini öngörmüşse, ancak o suç için izinin iptaline karar verilebilir.
3.8.3. Müsadere
Kanun, 60/2 maddesinde, “Müsadere hükümleri özel hukuk tüzel kişileri hakkında
da uygulanır” demektedir. Bu bir gönderme hükmüdür. Kanun, göndermede
bulunurken, eşya müsaderesi, kazanç müsaderesi ayırımı yapmamıştır. Eşya ve
kazanç müsaderesi için öngörülen şartlar burada da geçerlidir.
Ancak, müsadereye hükmedilebilmesi için, ayrıca, suçun, mutlaka tüzel kişi
yararına işlenmiş olması gerekmektedir. İşlenen suçta tüzel kişinin bir yararı
yoksa, kuşkusuz, tüzel kişi hakkında müsadereye karar verilemez.
Mahkemenin müsadere kararı vermesi, ancak kanunun öngördüğü hallerde mümkündür
(m.60/4 ). Bu demektir ki, güvenlik tedbirine karar verilmesi, her suç
bakımından değil, sadece kanunda özel olarak belirtilen suçlar bakımından söz
konusu olmaktadır.
3.8.4. Hakimin takdir yetkisi
Kanun, 60/3. maddesi hükmünde, iznin geri alınması veya müsadere güvenlik
tedbirinin ağır sonuçlar doğurması halinde uygulanmamasına karar
verilebileceğini öngörmüştür. Gerçekten, Kanun, tedbirin uygulanmasının “
işlenen suça nazaran daha ağır sonuçlar ortaya çıkarabileceği durumlarda, hakim
bu tedbirlere hükmetmeyebilir” demektedir. Burada, hakimden maksat, mahkemedir.
Madde gerekçesinde de mahkemeden söz edilmektedir.
Mahkeme, suçun verdiği zarar ile tedbirin verilmesi ile ortaya çıkacak zararı
karşılaştırılmalı, tedbir uygulandığında daha büyük zarar ortaya çıkıyorsa
tedbire hükmetmemelidir. Gerçekten, gerekçede de belirtildiği üzere, ör.,
işletme izninin iptali ile birlikte birçok kişi işsiz kalacak ve bu durum
toplumsal bir bunalıma neden olacaksa, daha üstün bir değerin korunması
zorunluluğundan ötürü mahkeme tedbir uygulanmamasına karar verebilir.
III
CEZANIN VERİLMESİ
HESAPLANMASI
TOPLANMASI
1. Cezanın öznelleştirilmesi
Ceza kanunu geneldir, herkes içindir. Kanunda, genel olarak her suç için sabit,
belli bir ceza öngörülmüş değildir. Süresizler hariç, cezalar, kanunda,
genellikle, aşağı ve yukarı sınırlar arasında gösterilmişlerdir. Bazı suçlarda,
ceza, “ …. ‘ dan az olamaz “ şeklinde aşağı sınırı ile gösterilir. Bu halde,
cezanın yukarı sınırı, o ceza türü için kanunun genel hükümlerinde belirlediği
üst sınırdır. Bazen kanun suçun cezasını “ … cezadan fala olamaz” şeklinde
tanımlamaktadır. Bu halde, cezanın aşağı sınırı, o ceza türü için genel
hükümlerde belirtilen alt sınırdır. Bazı suçların cezalarının seçimlik olarak
gösterildiği görülmektedir. Ayrıca, kanunda, çoğu kez, daha az ceza verilmesini
veya hiç ceza verilmemesini gerektiren hallere yer verilmiş bulunmaktadır.
Tüm bu hallerde, hakime, takdir hakkı verilmiş olmaktadır.
Hakim takdir hakkını kanunun gösterdiği usuller ve esaslar içinde kalarak
kullanacaktır. Madem hiç bir suç ve suçlu bir başka suç ve suçlu ile
örtüşmemektedir, mutlaka bir farklılık arz etmektedir, hakime takdir yetkisinin
olması, cezanın her suçlu yönünden öznelleştirilmesi, suça ve suçluya uygun olan
cezanın verilmesi, yani bireyselleştirilmesi zorunluluğundan kaynaklanmaktadır.
Hakimden istenen, Kanunun koyduğu ölçüler içinde kalarak, takdir yetkisini
kullanması; yargıladığı suçun kanunda yazılı cezasını suça ve suçu işleyen
kişinin şahsına uydurması, yani nesnel, soyut cezayı, öznelleştirmesi,
bireyselleştirmesidir.
Kanun, özel hükümleri arasında, bazı suçlar bakımından, ör. m. 92,147, vs.,
cezanın bireyselleştirilmesini sağlayan düzenlemelere yer vermiştir.
Ancak, Kanun, cezanın, tüm suçlar bakımından geçerli olan belirleme ve
bireyselleştirme usul ve esaslarını, Birinci Kitap, Genel Hükümler, Üçüncü
Bölüm, Cezanın Belirlenmesi ve Bireyselleştirilmesi “ genel başlığı altında
düzenlemiştir. Bu bölümde, Cezanın belirlenmesi, Takdiri indirim nedenleri ve
Mahsup düzenlemelerine yer verilmiştir.
Takdiri indirim nedenleri suçun cezasını azaltan nedenler arasında
incelenmiştir. Burada diğer konular incelenecektir.
2. Cezanın belirlenmesi
2.1. Genel olarak
Kanun, cezanın belirlenme usul ve esaslarını, 61. maddede, on fıkra halinde
düzenlenmiştir. Yedinci ve 8. fıkralar Kanuna, 29.6.2005 - 5377/7 s. Kanunla,
Kanunun yürürlüğe girmesinden kısa bir süre sonra eklenmiştir. Bu tarihi kanun
koyucunun bir başka özensizlik örneğidir.
Başka kanunlarda, ör, Zanardelli Kanunu, 765 s. TCK., İCK, StGB, vs., benzer bir
düzenlemeye rastlanmaktadır. Ancak, bir karşılaştırma yapıldığında, Kanunun 61.
maddesi hükmünün, maalesef yeterli açıklıkta, teknik ve estetik değerde olduğu
söylenememektedir.
2.2. Temel cezanın belirlenmesi
Kanun, 61/1. maddesi hükmünde, üzerinde cezanın belirlenmesi işleminin
yapılacağı, “temel ceza” dediği belli bir cezanın belirlenmesini
istemektedir.Ağırlatılmış müebbet hapis ve müebbet hapis cezası söz konusu
olduğunda, cezanın aşağı ve yukarı sınırı olmadığından, belirlenecek bir temel
ceza yoktur. Kuşkusuz, bunların kendileri temel cezadır. Cezanın belirlenmesi
işlemi bunların kendileri üzerinden yapılır. Öyleyse, temel cezanın
belirlenmesi, ancak “işlenen suçun kanuni tanımında öngörülen cezanın alt ve üst
sınırı“ olduğunda mümkün olmaktadır.
Kanun, hakimin, temel cezayı belirlerken, göz önüne almak zorunda olduğu
hususları saymış bulunmaktadır. Bunlar, sırasıyla, suçun işleniş biçimi, suçun
işlenmesinde kullanılan araçlar, suçun işlendiği zaman ve yer, suçun konusunun
önem ve değeri, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığı, failin kast veya
taksire dayalı kusurunun ağırlığı, failin güttüğü amaç ve saiktir. Kanunun,
temel cezayı belirlemede, göz önünde bulundurulmasını emrettiği bu hususlar
tahdididir, kıyasla çoğaltılamaz.
Ancak, Kanun, gerekçede, bunların anlamları, kapsam ve sınırları konusunda bir
açıklama getirmiş değildir; bilinmeyeni bilinen saymıştır. Böyle olunca, söz
konusu kavramların, anlam, kapsam ve sınırlarını belirlerken, eğer kafadan atma
düşünülmüyorsa, 765 s. Kanunun yürürlükte olduğu dönemde oluşmuş olan doktrin ve
uygulama yol gösterici olacaktır. Bunla birlikte, Kanunun sistemini gözeterek,
bazı kavramları açıklamaya çalışmanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Madem suçun
hukuki konusu ve maddi konusu bulunmaktadır, burada suçun konusunun önem ve
değerinden maksat, suçun hukuki konusu değil, maddi konusudur. Suçlar salt
tehlike suçları, zarar tehlikesi ve zarar suçları olarak ayrıldığından, meydana
gelen zarar ve tehlikenin ağırlığı, zarar ve zarar tehlikesinin ağırlığı olarak
algılanmalıdır. Temel cezayı belirlemede kusurun ağırlığının göz önüne alınması,
kanun koyucunun, kusurluluğun tabiatçı anlayışından çok kusurluluğun normatif
anlayışından yana olduğunu göstermektedir. Burada “ kast veya taksire dayalı
kusurun ağırlığı” kınanılabilirliğin azlığını veya çokluğunu ifade etmektedir.
Failin güttüğü amaç ve saike gelince, amaç herhalde failin suçla elde etmek
istediği çıkardır; saik, faili suça iten nedendir.
Kanun, bir nedenin, sadece bir kez göz önüne alınmasını istemektedir. Bunun
içindir ki, temel cezanın belirlenmesinde Kanunun göz önüne alınmasını zorunlu
kıldığı hususlar, aynı zamanda suçun unsurunu oluşturduklarında, bunlar temel
cezanın belirlenmesinde ayrıca göz önüne alınmazlar ( m. 61/3 ). Gerçekten, ör.,
hırsızlıkta, “m