TÜRK
MEDENİ KANUNDA YAPILAN AİLE HUKUKU İLE İLGİLİ DEĞİŞİKLİKLERDEN BAŞLICALARI
1)
EVLENME ŞARTLARI
- Evlenme yaşı, anne babanın iznine bağlı olarak kadın ve erkek için “17” olarak
düzenlenmiştir. Haklı sebep olmadığı halde, veli yada vasinin evliliğe rıza
göstermekten kaçınması halinde, hakim kararı ile evlilik gerçekleştirebilir.
- Ayırt etme gücü, evlilik şartıdır. Daha önce akıl hastalarını evlenmesine
imkan tanınmazken Medeni Kanun değişikliği ile aksi sağlık kurulu raporu ile
ispatlanmadığı müddetçe akıl hastalarının evlenmesi mümkün hale getirilmiştir
2) EVLAT EDİNME
- Evlat edinme şartları değiştirilmiştir. Medeni Kanunun 305 vd. maddelerinde
evlat edinme şartları düzenlenmektedir. Medeni Kanun değişikliği sonrası, evlat
edinme sadece Asliye hukuk mahkemesi kanalı ile gerçekleşmektedir.
- Evlat edinme yaşı 35’ten otuza indirilmiştir. Değişiklikten önceki gibi evlat
edinen ile evlatlık arasındaki yaş farkı yine en az 18 olmak zorundadır.
Eski kanunda çocuğu olan kişilerin evlat edinmesine izin verilmezken, yasa
değişikliği ile buna imkan tanınmıştır. Artık evli olmayan kişiler de evlat
edinebilir. Evli olan çiftler ancak beraber evlat edinebilirler. Eşlerin en az 5
yıllık evli olmaları veya otuz yaşını doldurmuş olmaları gerekmektedir. En az
iki yıllık evli olmaları veya kendisinin otuz yaşını doldurması koşuluyla
eşlerden birisi, diğer eşin çocuğunu evlat edinme imkanına sahiptir.
Evlat edinilen ayırt etme gücüne sahip ise, evlat edinme işlemi için rızası
şarttır. Anne ve babanın rıza gösterdiğinde evlat edinme işlemi
gerçekleşmektedir. Küçüğün ailesinin rızası halinde evlatlık işlemi gerçekleşir
Yalnız çocuk doğduktan altı hafta geçtikten sonra rıza verilebilir ve yine rıza,
tutanağa geçirilme tarihinden başlayarak 6 hafta içinde aynı usulle rıza geri
alınabilir.
Evlat edinme ile ilgili en önemli değişiklik olarak, ergin ve kısıtlıların beş
yıl, ergin olmayan çocukların bir yıl evlat edinecek kişi yada kişilerin yanında
kalma şartı getirilmiştir.
Sahih nesep, sahih olmayan nesep ayrımı kalktığından, evlatlık ilişkisi doğal
bir nesep kabul edilmektedir. Evlatlık ile evlat edinenin evliliği tamamıyla
engellenmiştir. Daha önce evlenme vuku bulduğunda evlilik değil, evlatlık
ilişkisi sona ermekteydi. Evlat edinilenin daha önceki ailesi ile olan
ilişkileri kopartılmaktadır. Bu nedenle onlardan da miras alınması, diğer
ailesinin yanına gitmesi mümkündür. Fakat evlat edinen, miras alamamaktadır.
Yasa değişikliği ile evlatlık sahih nesep haline getirilmektedir. Çocuk
yararının önceliği ilkesi mevcut olduğundan daha önce verilen haklardan daha
sonra vazgeçmek mümkün değildir.
Cana kast gibi haklı sebeplerin varlığı halinde dahi, (evlat edinmede usuli
şartların mevcut olmadığı ispatlanmadığı müddetçe) evlatlık ilişkisini ortadan
kaldırmak mümkün değildir. Sadece mirastan ıskat şartlarının oluşması halinde
evlat edinilen, mirastan yoksun bırakılabilir.
3) EVLİLİK GİDERLERİ
Erkek artık evin reisi değildir. Evle ilgili sorumluluklar da artık
paylaşılmaktadır. Taraflar ailenin geçindirilmesinde eve bakmak eşit yükümlülüğü
altındadırlar. Eşler evin giderlerine artık müteselsilen katılmak zorundadırlar.
Karı koca imkanları doğrultusunda evlilik giderlerine katıldığından, kadın ve
erkek, yiyecek giderleri, çocukların eğitimi kıyafet gibi sürekli
gerçekleştirilen olağan masraflardan eşit derecede sorumludur. Dolayısıyla
eşlerden birisi alışverişi yapsa dahi, alacağını diğerinden icra kanalı ile
tahsil etmesi mümkündür.
Eşlerden birisi sadece kendi ihtiyacı, kendi şahsi zevki için bir şey satın
aldığında, sadece kendisi sorumlu olacaktır. Ev, araba, kredi almak gibi her
zaman yapılmayan olağandışı masrafları ise eşler beraber yapmak zorundadırlar.
Aksi durumda diğeri sorumlu tutulmaktadır. Bu nedenle eşler tek başına evlilik
ile ilgili olağanüstü masraf yapmaktadır. Ancak diğer tarafın açıkça
bilgilendirildiği ve olayların akışından diğerinin rızasının olduğu varsayılan
durumlarda zımni rızanın olduğu kabul edilmektedir. Eşlerden birinin eve bakıp
beğenmesi, akabinde diğerinin evi tutması örneğinde, sadece sözleşmeyi yapan
değil, her iki eşte sorumludır. Dolayısıyla hukuki ihtilaf her ikisine de
yöneltilebilir. Fakat birliğin yararı bakımından gecikmesinde zarar olan bulunan
durumlarda, zımni rızanın varlığı halinde, yada eşlerden birinin hakim kararı
ile bilgilendirildiği hususlarda, eşlerden birisi tek başına olağanüstü bir
masraf gerçekleştirebilir.
Eşlerden her biri aileyi temsil yetkisine sahiptir. Bu temsil yetkisi mahkeme
kararı ile sınırlandırabilir ve koşulların değişmesi halinde iade edilebilir.
Eşlerden birinin evlilik giderlerini ödememesi halinde hakim, bu eşin
borçlularına örneğin kiracılarına borçlarını diğer eşe ödemelerini emredebilir.
Eşlerden birisinin ekonomik varlığını tehlikeye atması halinde, talep halinde
hakim malları üzerinde tasarruf yetkisinin kısıtlanmasına ve tapu kütüğüne şerh
verilmesine karar verebilir.
Medeni Kanunda mal rejimi değişse de, ölüm yada boşanma gerçekleşene kadar
herkes kendi malını istediği gibi tasarruf edebilir. Aile konutu ise bunun
istisnasını oluşturmaktadır. Aile konutu, ailenin içinde günlük yaşantısını
sürdürdüğü konut olup, boşanma davası neticelenene kadar bu vasfı devam eder.
İster kişisel mal, ister edinilmiş mal olsun, kime ait olursa olsun,
gayrimenkulun maliki olan eş, diğerin rızası olmaksızın aile konutunu satamaz,
ipotek koyduramaz, intifa hakkını devredemez. Diğer eş, rızası olmadan yapılan
bu tarz işlemleri iptal ettirme hakkına sahiptir. 3. kişilerin iyi niyetinin
korunmasını engellemek için isterse, tapuya şerh koydurabilir. Bu hüküm
gayrimenkul maliki eşten alacaklı olanların eve kaydi haciz yapmasını önlemez.
Zaten bilindiği üzere İcra İflas Yasası gereği kişilerin ikamet ettiği ev
üzerine haciz konursa, kişi belli bir süre içinde İcra Tetkik Merciine müracaat
ederek haczi kaldırma imkanına sahiptir. Yalnızca oturulan ev o kişinin sosyo-ekonomik
durumuna göre daha değerli bir ev olduğunda satılabilir. Bu tarz bir ev
satıldığında, kişinin kendi durumuna uygun bir ev alması için gerekli para
borçluya teslim edilip kalan para alacaklıya teslim edilir.
4) BOŞANMA NAFAKA VE TAZMİNAT HÜKÜMLERİ
Evliliğin sona ermesi; ölüm, gaiplik, cinsiyet değişikliği, evliliğin yokluğu,
irade bozukluğu sonucu evliliğin iptali ve boşanma yollarından birisi ile
gerçekleşir.
Boşanma kamu düzeni ile ilgili olduğundan, daha az kusurlu olan tarafa boşanmaya
itiraz hakkı tanınmaktadır. Bu hüküm eski Medeni Kanunda da mevcut olup, aynı
şekliyle muhafaza edilmesi doğrudur. Sonuçta hiç kimse kendi kusurundan
yararlanamaz. Kişi hem boşanma nedenini oluşturup, hem de boşanma davası
açamamalıdır.
Yetki, taraflar daha önce en son altı aydır oturdukları yerde yada davalının
ikametgahında boşanma davası açabilmekteydiler. Eski Medeni Kanuna göre Kadının
ikametgahı, erkeğin ikametgahı olduğundan davanın açılması aşamasında kadının
mağdur olduğunu ifade etmek mümkündü. Yeni Medeni Kanun hükümleri gereğince
kadının ve erkeğin ayrı ikametgahları bulunabilir. Boşanma davası eşlerden
birinin ikametgahında ya da tarafların son altı ay beraber ikamet ettikleri yer
mahkemesinde açılabilir. Bu durumda örneğin eşi tarafından kovulduğu için
ailesinin yanına Kars’a giden bir bayanın burada dava açabilmesi mümkün
olacaktır. Bu hüküm kadın hakları savunucuları tarafından olumlu bulunmaktadır.
Evinden ayrıldığında ailesinden başka sığınacak yeri olmayan ve bulunduğu yerde
yeni ev tutmaya imkanı bulunmayan kadın açısından bu durumun savunulması
doğaldır.
Fakat bu hükmün, genel Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu hükümlerine aykırı
olduğu, dava açanın davalının ayağına gitmesi gerektiğini ifade edilmesi
gerekmektedir. Zira tersi durumun varlığı ile erkeğin sırf kadının duruşmaya
gelememesi için il dışına çıkarak orada geçici bir ikametgah oluşturması ve
kadına dava açması da mümkün olabilecektir. Tabi karşı taraf fiili imkansızlık
nedeni ile mahkemeye gelmediğinde ve dava açanın daha fazla kusurlu olduğunu
ileri süremediğinde savunma haklarını kısıtlanacağını ifade etmek mümkündür.
Kanaatimce davanın eşlerin son ikametgah mahkemesinde açılması en doğrusuydu.
Sonuçta boşanma davası tanıklarla ispat edilen bir dava türüdür. Özellikle
tarafların komşuları, daha objektif olmaları nedeni ile tanıklıklarına en fazla
itibar edilen kişi grubudur. Davanın yeni yerleşim yerinde açılması durumda,
evliliğin gerçekleştiği yerden başka bir yerdeki tanıkların evlilik konusunda
sıhhatli bilgi vermesine fiilen imkan yoktur. Üstelik boşanma davası ile mal
paylaşımı talep edilmişse, malvarlığının değerinin doğru tespiti için davanın
evliliğin gerçekleştiği yer ile aynı yerde açılmasının usul ekonomisi açısından
daha doğru olacağı aşikardır.
5- BOŞANMA NEDENLERİ
Medeni Kanunun 161. Maddesi ve devamındaki maddeler boşanmayı düzenlemiştir.
Daha önceki boşanma nedenleri korunmuştur. Bunlar; zina, hayata kast pek kötü
yada onur kırıcı muamele, suç işleme ve haysiyetsiz yaşam sürme, terk, akıl
hastalığı ve evlilik birliğinin sarsılmasıdır. Anlaşmalı boşanma ve herhangi bir
nedenle açılan boşanma davasının reddi üzerine üç yıl boyunca müşterek hayatın
tesis edilmemesi hallerinde de boşanma gerçekleşecektir.
Eski Medeni Kanunda sadece pek fena muamele ve cana kast boşanma nedeni olarak
kabul edilmekteydi. Şu an ağır derecede onur kırıcı davranış da, boşanma
nedenleri içinde değerlendirilmektedir. Sürekli psikolojik saldırı, üçüncü
kişilerin önünde şahsiyetini tahkir etme gibi davranışlar onur kırıcı muamele
içine girebilmektedir. Mahkemeler ancak somut vakıaların varlığı halinde
boşanmaya hükmetmektedirler. Bu noktada eşlerden birisinin, toplum önünde
sürekli küçük düşürülmesi ve “sen yapamazsın, bir işe yaramazsın” şeklinde
aşağılanmasının tanıklarla ispatı halinde boşanma nedeni olarak kabul
edilebilecektir.
Bir eşin haysiyetsiz yaşam sürmesi ya da küçük düşürücü suç işlemesi, diğer eşi
evliliği devamı beklenemeyecek duruma sokuyorsa, Medeni Kanunun 163. Maddesine
göre dava açmak mümkün olabilecektir. Bu durumda eş, zina ve cana kast boşanma
nedeninden farklı olarak her zaman dava açabilir.
Terkin şartları hususunda ise değişiklik mevcuttur. Uygulamada terk nedeni ile
boşanma davasının açılmadığını gözlemlemek mümkündür. Terk nedeni ile boşanma,
belli prosedürlerinin yerine getirilmesine bağlıdır. Terkten sonra en az dört ay
geçmesi, terk ihtarının yapılması ve eve dönme için iki aylık süre tanınması
gerekir. Evi terk eden eşin ihtar üzerine geri gelmesi ve dava düştüğünde
sorunlar aynı şekilde devam ettiğinden tekrar evi terk etmesi mümkün olduğundan,
uygulama da genel olarak tercih edilmemektedir.
Terkin şartlarının oluşması için, terk eden eş müşterek eve geri çağrıldığında
BAĞIMSIZ sosyal statülerin uygun, oturabileceği bir evi dayayıp döşeyerek
hazırlamak gerekmektedir. Terk eden eş, daha önce anne babası ile oturmayı kabul
etse dahi, terke karar verilmesi için bağımsız bir eve davet edilmesi
zorunludur. Yargıtay kararlarında ifade edildiği üzere, eş ailenin anne babası
ile oturmak zorunda değildir.
Terk ile ilgili olarak yasanın gerektiğinde ilanen tebligat yapılabileceğini
hükme bağlaması, kötüye kullanımlara açıktır. Zira bu durumda davacı koca yanlış
adres vermek akabinde zabıta araştırması ve ilanen tebligat yaptırmak suretiyle,
daha az kusurlu olan eşini onun haberi olmaksızın boşama imkanına sahiptir.
Boşanma sebeplerinden birisi olan akıl hastalığının varlığı halinde, değişiklik
vuku bulmuştur. Daha önce akıl hastaları evlenemezken, şimdi evlenebilmeleri
mümkündür. Ancak belli şartların varlığı sağlık kurulu raporu ile belgelendiği
durumlarda evlenemeyecekleri, evlilerse bu nedenle boşanmanın gerçekleşebileceği
hüküm altına alınmıştır. Akıl hastalığının diğer eş için çekilmez hale gelmesi
ve kişinin tedavi edilemeyeceğinin resmi sağlık kurulu raporu ile tespit
edilmesi durumunda, sadece diğer eşin boşanma davası açma hakkı mevcuttur.
Evlilik birliğinin temelden sarsılması genel boşanma nedenidir. Evlilik birliği
ve ortak hayatı sürdürmek beklenmeyecek derecede temelden sarsılırsa, eşlerden
herhangi biri boşanma talep edebilecektir. Davacının daha fazla kusuru olması
halinde diğer eşin itiraz hakkı bulunmaktadır. Fakat bu itiraz hakkının hakkın
kötüye kullanılması şeklinde uygulanması ya da evlilik birliğinin devamında
çocuklar ve bizatihi itirazda bulunan davalı açısından korunmaya değer bir yarar
kalmaması halinde boşanmaya karar verilecektir. Bu hüküm daha önce de mevcuttu.
Bu tartışmaya açık bir durumdur. Bazı hakimler eşin üçüncü kişiyle yaşaması
halinde, eşini aldatan taraf dava açtığında nasılsa bu evliliğin devam
etmeyeceği kanaati ile boşanma davasını kabul etmektedirler. Bu surette kişi
kendi kusurundan yararlanmaktadır.
Evlilik birliğinin sarsılmasında, kusur aranmamaktadır. Sadece daha az kusurlu
olan tarafın dava açması ve somut vakıalarla ispatlanması yeterlidir.
Yargıtay’ın bazen -boşanma davaları oldukça fazla olduğundan- somut ağırlığı
bulunmayan davalarda boşanmaya hükmedilmemesi gerektiğine ilişkin kararlarına
rastlamak mümkündür.
Anlaşmalı boşanma ve boşanma davasının reddinin kesinleşmesinden itibaren üç yıl
içinde ortak hayatın kurulamaması durumunda gerçekleştirilecek boşanma da,
herhangi bir değişiklik yapılmamıştır.
Bilindiği üzere bir yılı geçen evliliklerde anlaşmalı boşanma, tarafların,
evliliğin tüm sonuçlarını kapsayan bir protokol yapması sonucu gerçekleşir.
Mahkeme ilamında protokol karara geçirilir. Hakimin özellikle çocukların
velayeti hususunda protokole müdahale etme hakkı bulunmaktadır. Hakim gerekli
gördüğü takdirde tarafların anlaştığı kısmı değiştirebilir. Anlaşmalı boşanma
davalarında, uygulamada bazı kararlarda “protokolün aynen kabulüne” ifadesinin
yer alması hukuken yeterli değildir. Protokol maddeleri madde madde boşanma
hükmüne geçirilmelidir.
Mahkeme ilamı herhangi bir şekilde icraya konabilecek nitelikte olmalıdır. Bu
nedenle “davacı davalıya .... verilmesini taahhüt eder” şeklinde bir ifade
yanlış olacaktır. “Davalıdan alınarak davacıya verilmesi” şeklinde protokolün en
ince ayrıntısıyla yazılmasında fayda vardır.
Medeni Kanun değişikliği ile boşanma davası devam ederken, davacının ölümü
halinde mirasçılarına davaya devam etme imkanı tanımıştır. Medeni Kanunun
mantığına aykırı bu hüküm sonuçları açısından da eleştirilmektedir. Davada sağ
kalan eşin kusurlu olduğu ispatlanırsa, evlilik boşanma ile son bulmakta ve kişi
miras alamamaktadır. Bu değişikliğin hakkaniyete daha uygun olduğunu mevcut bir
davaya dayanarak kabul etsem de, genel hukuk yapısına zarar verdiğini, sırf
kalan eşi miras hakkından yoksun bırakmak için komplo kurulabileceğini, üçüncü
kişilerin boşanma gibi bir davaya karıştırılmaması gerektiğini beyan etmek
mümkündür. Sonuçta boşanma taraflar arasında aile mahremiyeti ile ilgilidir.
Boşanma davasında üçüncü kişilerin özellikle mirasçıların araya girmesi, aile
kavramını zedeleyecektir.
Yoksulluk nafakası; Nafaka talep edenin daha fazla kusurlu olmaması ve boşanma
halinde yoksulluğa düşmesi halinde süresiz olarak nafaka talep edebilmektedir.
Nafakanın bir tarafın geçinmesini sağlayacak şekilde tespit edilmesi
gerekmektedir. Yoksulluk nafakasında önemli olan kişilerin sosyal ekonomik
düzeyleridir. Bu nedenle evlilik esnasındaki yaşam düzeyleri dikkate alınması,
sadece yiyecek ve giyim değil, entellektüel ihtiyaçları düşünülerek nafaka
istenmesi gerekmektedir. Uygulamada ise çok cüzi rakamlara hükmedilmektedir.
Yargıtay kişinin çalışmaması halinde dahi, para kazama kapasitesinin bulunduğu
durumlarda bu oranda nafaka ödenmesi gerektiğine karar vermiştir.
Nafaka borçlusunun ölümü halinde üstsoy, altsoy ve kardeşler aleyhine mirastaki
sıra gözetmek suretiyle nafaka davası açılmasına imkan tanınmıştır. Bu surette
baba ölse dahi kişinin örneğin dededen nafaka talep etmesi mümkün olacak.
Nafaka, eşin eve bakmaması durumunda istenmişse, talepten önceki bir sene ve
talepten sonraki seneler için nafaka talep edilebilir.
Medeni Kanunda bireylerin sürekli nafaka artırım davası açmasını gerektirmeyecek
bir hükme de yer verilmiştir. Hakimin talep halinde ileriki yıllarda ne kadar
nafaka ödeneceğine karar verebileceği ifade edilmiştir. Daha önce hakim karar
verdiğinde dava açma tarihinden itibaren faiz istenebiliyordu, fakat nafaka
sabitti. Şu an talep halinde Hakimin nafakayı endeksleme hakkı mevcuttur. Hakim
nafakanın her sene tüketici endeksine, altın döviz artışına göre
arttırılabileceğine ilişkin hüküm koyabilir. (Bu surette artık sürekli olarak
nafaka bedelinin artırım davası açılmasına gerek kalmayacaktır.)
Taraflar anlaşmalı boşanma davalarında nafakanın döviz üzerinden verilmesini
kararlaştırabilirler. Yargıtay, bir iki yıl sonra şartların değiştiği,
taraflardan birisinin diğerini boşanmaya zorlamak için bu derece yüksek nafaka
talep ettiği, nafakanın Türk lirasına çevrilmesi gerektiği şeklindeki davaları
haklı bulmamaktadır.
Boşanma ile ilgili tüm alacaklarının boşanma hükmünün kesinleştiği bir yıl
içinde talep edilmesi gerekmektedir. İştirak nafakası boşanmaya bağlı
olmadığından, bir yıl geçtikten sonra dahi istenebilir.
Yeni Medeni Kanun gereği çocuğuna bakmak, eşlerden her ikisinin de yükümlülüğü
altında bulunduğundan, taraflardan birisi çocuk ile ilgili nafaka talebinden
vazgeçemez.
Tazminata ilişkin hükümlerde bir değişiklik bulunmamaktadır. Yeni Medeni
Kanunumuz edinilmiş mal ortaklığı sistemini kabul etse dahi tazminat ile
hükümler varlığını korumaktadır. Kusurlu olan taraf, daha az kusurlu olan tarafa
boşanma sonucu uğradığı zararları, mevcut yada beklenen menfaatlerini tazmin ile
mükelleftir. Yoksun kalınan maddi menfaatler arasında sağlık sigortası
bulunmaktadır. Kadının boşanma sonucu sağlık güvencesinden yoksun kalacağı
unutulmamalıdır. Fakat hakim, hakkaniyet kuralları içerisinde, tazminat talep
eden tarafa edinilmiş mallarının yarısını aldığını dikkate almalıdır.
Bilindiği üzere 1 Ocak 2002 tarihinden önce edinilmiş mallar için mal ayrılığı
sistemi gereklidir. Eğer kusur mevcutsa, diğer eşin boşanma ile zarara uğradığı
beyan edilerek, bu kısmı maddi tazminat olarak talep etmesi mümkündür. Kamun
düzeni ve genel ahlaka ilişkin herhangi bir durumun varlığı halinde Medeni
Kanunun genel hükümleri uygulanacaktır.
Boşanma davası ile beraber tazminat talebinde bulunulduğu takdirde harç
alınmazken, boşanmadan sonra bir yıl içinde tazminat davası açıldığında nispi
harcın ödenmesi gerekmektedir.
Manevi tazminata boşanmaya neden olan olayların kişilik haklarını zedelemesi
halinde hükmedilebiliyor. Eşin aldatılması veya şiddet kullanılması karşı
tarafın kişilik haklarını zedeleyecektir. Şiddet aslında güçlü olan tarafın
hakimiyetini devam ettirmek için kullandığı her türlü baskıdır. Fiziksel
olabildiği gibi, ekonomik ya da manevi olabilir. Kadını izole edip, evden
dışarıya çıkarmamak, ekonomik özgürlüğünü kazanmasını engellemek, kendi iktidar
alanı içinde kalmaya zorlamak da şiddettir. Yargıtay genel olarak tazminata
hükmedilmesi için, fiziksel şiddetin varlığını aramaktadır. Fakat toplum içinde
eşe hakaret ve küfrün tazminat için yeterli olduğuna ilişkin kararları
mevcuttur.
6- MEDENİ KANUNDA MAL REJİMLERİ
Medeni Kanunun 202. Maddesi uyarınca, eşler arasında edinilmiş mal sistemi
asıldır. Taraflar aksi bir anlaşma yapmadığı müddetçe 1 Ocak 2002 tarihinden
itibaren evlilik içinde edinilen mallar için yeni Medeni Kanun geçerlidir.
Türkiye'de 17 milyon evli çift mevcuttur. 1 ocak 2002 den sonra edinilen mallar
istisnalar baki olmak üzere paylaşıma girdi ve bu tarihten önceki mallar kimin
üzerine kayıtlı ise onun üzerinde kalmıştır. Bu mallar artık kişisel mal, 1 ocak
2002’den sonra evlilik içinde sahip olunan mallar genel olarak edinilmiş mal
olacaktır.
Medeni Kanun yürürlüğe girmeden önce açılan davalarda dava bitene kadar mal
ayrımı sistemi uygulanır. Dava reddedilir ve eşler bir sene içinde yeni bir mal
rejimi seçmezler ise yeni Medeni Kanun yürürlüğe girdiği andan itibaren
uygulanır.
Taraflar evlenirken olduğu gibi, evlendikten sonra da Noterde düzenleme yada
sadece onaylama şeklinde bir sözleşme ile farklı bir mal rejimini kabul
edebilirler. Taraflar sadece yasada öngörülen mal rejimlerinden bir tanesini
tercih edebilirler. Bunlar da mal ayrılığı, paylaşmalı mal ayrılığı, edinilmiş
mallara katılım ortaklığıdır. Kişiye bağlı bir hak ile ilgili olan bu
sözleşmenin vekil aracılığıyla gerçekleşmesine imkan yoktur.
Medeni Kanun 206. Maddede yer alan haklı nedenlerin varlığı halinde, hakim
eşlerden birisinin istemi üzerine mal ayrılığına karar verebilir. Bir eşin
mallarının borca batık olması, diğerinin menfaatlerini tehlikeye düşürmesi,
ortaklık malları hakkında diğer eşe bilgi vermekten kaçınması, ayırt etme
gücünden yoksun olması gibi yasada öngörülen sebeplerle hakim mal varlığı
rejimini değiştirebilir. Bunlar sınırlı olarak sayılamadığından, hakim takdirine
bağlı haklı bir sebebin varlığı halinde farklı bir mal rejimine
hükmedilebilecektir.
Bu durum edinilmiş mal ortaklığının sakıncalarını ortadan kaldırmak üzere
düzenlenmiş bir hükümdür. İki eşin isteği halinde mal ayrılığı sistemine
geçilebilecektir. Ayrıca, eşlerden birisinin ortaklık malını tehlikeye atıcı
davranışları halinde de mahkeme kanalı ile bu sorun düzeltilebilecektir. Yalnız
bu durum mahkemenin aileye fazlasıyla karışması sorununu da beraberinde
getirecektir.
a- Eşlerin Mallar Üzerindeki Yönetim Ve Tasarruf Yetkisi
Edinilmiş mallara katılma rejiminin en temel özelliği evlilik devam ettiği
müddetçe mal ayrımı uygulanmaktadır. Evlilik, boşanma veya ölüm ile bittiğinde
mallar ayrılmaktadır. Bu noktada evlilik devam ederken diğer eşin borçları
nedeni ile haciz gelmesine imkan yoktur. Boşanma ya da ölüm halinde, eşlerin
edinilmiş malları ve müşterek mülkiyetteki edinilmiş mallar tasfiyeye tabi
tutulur.
Her eş kendi kişisel malını ve edinilmiş mallarını yasal sınırlar içinde
yönetme, bunlardan yararlanma ve tasarrufta bulunma hakkına sahiptir. Bunun
istisnası aile konutudur. Mal rejimi ve kimin üzerinde kayıtlı olursa olsun aile
konutunun devri, rehin, intifa hakkının verilmesi ve hatta kira kontratının
feshi diğer eşin muvafakatine bağlıdır.
Eşlerden birisi diğerinin rızası olmaksızın müşterek mülkiyetteki mal üzerinde
tasarruf edemez. Daha önce müşterek malı istediği gibi tasarruf edebilirdi. Yasa
değişikliği sonrası tasfiye anında diğer eşin müşterek mülkiyetteki malı alma
hakkı mevcut olduğundan, ortak kullanımdadır. Bu nedenle eşler beraber tasarruf
etmek zorundadır.
Edinilmiş mal rejiminde her eş kendi malını yönetir. Malların ayrımı, boşanma ya
da ölüm halinde gerçekleşir. Eşlerden birisi mallarının yönetimini açık yada
zımnen diğer eşe bırakmamışsa, vekaletsiz iş görme hükümleri uygulanır.
Her eş kendi borcundan kişisel mal varlığı ile sorumlu, diğerinin mal
varlığından sorumlu değildir. Edinilmiş mallarda da bir eşin diğerinin borcundan
sorumlu tutulabilmesi mümkün değildir. Medeni Kanun değişikliğinden önce eşler
arasında icra yasağı mevcuttu. Şu an bazen karşılıklı icraya konma imkanı
mevcuttur. Borçlu eş sadece ödeme güçsüzlüğünü gerekçe göstererek erteleme
talebinde bulunabilir.
Medeni Kanun envanter düzenlenmesini öngörmüştür. Eşlerden her biri diğerinden
her zaman mallarının envanterinin resmi senetle yapılmasını isteyebilir. Bu
envanterin, malların getirilmesinden itibaren bir yıl içinde yapılmışsa, aksi
ispatlanmadığı müddetçe doğru olduğu kabul edilir. Boşanma ya da ölüm halinde
bir envanter edinilmiş malların paylaşımında oldukça faydalı olacaktır.
Envanterin verilmemesi eşlerin hakime başvurarak mal ayrılığı sistemi istemesi
için yeterli bir nedendir. Fakat sonuçta insanlar, boşanmak için evlenmezler.
Amaçlanan, ölüme kadar beraber olmaktır. Bu noktada henüz evlilik devam ederken
eşlerden birisinin diğerinden envanter istemesi, evlilik için de eşler arasında
bulunması gereken güveni sarsacaktır.
Medeni Kanun 218. Maddeye göre, edinilmiş mallara katılma rejimi, edinilmiş
mallar ile her eşin kişisel mallarından oluşmaktadır.
Edinilmiş mallar, her eşin evlilik esnasında karşılığını vererek elde ettiği
malvarlığı değeridir. Bunlar özellikle;
1) Çalışma karşılığı olan edinimler.
2) Sosyal yardım kuruluşlarından alınan ödemeler.
(Yalnız burada yaşam standardı alınmaktadır. Evlilik vuku bulduğunda kişinin
yaşına ve genel standartlarda ölüm yaşına göre aradaki fark ile bu yaşam
standardı çarpılmaktadır ve bu rakam bu toplu tazminattan çıkartıldıktan sonra
bakiye edinilmiş mal olarak kalmaktadır. Örneğin kişi 50 yaşında emekli olarak
emeklilik tazminatı aldı, 55 yaşında boşandığında, bu tazminatın hepsi edinilmiş
mallar olarak değerlendirilmez. Türkiye’de erkekler için tespit edilen ortalama
ölüm yaşından 55 çıkartılır ve bu rakam yaşam standardı ile çarpıldığında
çıkacak rakam toplam tazminattan çıkartılır. Bu surette kalan miktar edinilmiş
mallar olacaktır. Tabi bu hesaplamaları bilirkişi gerçekleştirecektir.
Avukatların bilmesi gereken husus, toplu tazminatın tamamının edinilmiş mallar
olarak değerlendirilmeyeceğidir. Bunun da hakkaniyetli bir yaklaşım olduğunu
ifade etmek mümkündür.)
3) Çalışma gücünün kaybı nedeni ile ödenen tazminatlar. Kanaatimce bunların
edinilmiş mallara eklenmesi, ayrılık halinde bu eşin mağduriyeti ile
sonuçlanacaktır. Sonuçta kişinin çalışma kaybı devam ediyor, ama boşanma anında
bu tazminat ikiye bölünüyor.
4) Kişisel malların gelirleri, örneğin bankada duran kişisel para veya kıymetli
evrakın faizi edinilmiş maldır. Bu sonucun hakkaniyete aykırı olduğunu ifade
etmek mümkündür. Zira faiz günümüzün enflasyon ortamında parada oluşan değer
kaybını karşılamaya ancak yetmektedir. Bu durumda, örneğin on sene sonra bankada
ilk yatan para bir eşe verilip, kalan faiz edinilmiş mallar olarak tespit
edildiğinde, bankada kişisel mal varlığı olan eş bundan mağdur olacaktır.
5) Edinilmiş malların yerine geçen değerler, edinilmiş mallardır.
Kişisel mallar ise, mal rejiminin başlangıcında eşlerden birisine ait bulunan
mallar, miras yoluyla yada karşılıksız kazanma yoluyla edinilen mallardır.
Evlilik öncesi ya da evlilik sonrası olduğuna bakılmaksızın manevi tazminat
alacakları, İcra Yasasında da öngörülen kişinin zatına mahsus eşyalar yine
kişisel maldır.
İşletme geliri, edinilmiş maldır. Fakat 221. Madde eşlerin anlaşması halinde
işletme gelirinin kişisel mal olabileceğini öngörmektedir.
Üç adet ispat karinesi mevcuttur. Bunlar:
Bir eşin bütün malları aksi ispat edilene kadar edinilmiş mallar olarak kabul
edilir.
Kişi belirli bir malın eşlerden birine ait olduğunu iddia ediyorsa
ispatlamalıdır.
Eşlerden hangisine ait olduğu ispatlanamayan mallar, paylı mülkiyette sayılır.
Müşterek mülkiyet gibi dikkat alınır.
Kişi herhangi bir malın kişisel mal olduğunu, manevi tazminat yada miras sonucu
geldiğini tanık vs diğer delillerle ispatlama imkanına sahiptir.
b- Eklenecek Değerler.
Ölüm yada boşanma anında kişisel ve edinilmiş mallar ayrılır. Yalnız Medeni
Kanunun 229. Maddesinde yer alan değerler edinilmiş mallara değer olarak
eklenir. Bunlar;
Evlilik sona ermeden bir yıl önce, diğer eşin rızası olmaksızın yapılan olağan
hediyeler dışındaki karşılıksız kazandırmalar.
Bir eşin kasten diğer eşin mal varlığını azaltmak için evlilik boyunca yaptığı
devirlerdir.
Burada evlilik süresince yapılan her türlü muvazaalı satış söz konusu
edilmektedir. Medeni Kanun gereğince diğer eş muvazaalı işlemi geçersiz
saydırabileceği gibi, bu değerin edinilmiş mallara katılımını sağlayabilir.
c- Kişisel Değer İle Edinilmiş Değerler Arasındaki Denkleştirme
Kişi evlilik içinde kendi kişisel malını satarak edinilmiş malın oluşuma
sebebiyet vermiş ya da borçları ödemişse, evliliğin bitiminde daha önce yaptığı
bu ödemeleri geri alır. Her borç ilişkin olduğu malı borç altına sokarken, hangi
kesime ait olduğu bilinmiyorsa edinilmiş mallara ilişkin sayılır.
Kişisel değer, edinilmiş malda değer artışına neden olmuşsa mevcut değer
artışına göre yapılır. Medeni Kanun 227. Madde uyarınca eşlerden biri diğerinin
malına katkıda bulunarak değer artışı sağlamışsa, kattığı değeri değil, malın
artış değerini talep edebilir. Bu da evliliğin uzun sürdüğü durumlarda daha
hakkaniyetli bir sonuca varılmasına yol açacaktır. Kişinin kendi evini satıp
edinilmiş mal olan başka bir evin daha büyüğünün alınmasını sağladığı bir
durumda, edinilmiş maldaki değer artışı kişiye verilecek, geriye kalan bakiye
edinilmiş mallar olarak ikiye bölünecektir.
d- Mal Rejiminin Sona Ermesi
Mal rejimi eşlerden birisinin ölümü, boşanma yada başka bir mal rejiminin kabulü
ile sona erer.
Evliliğin boşanma ile sona ermesi, mahkeme kararı ile sona ermedir. Boşanma
kararı verilip karar kesinleşirse, mal rejimi davanın açıldığı tarihte sona
erer. Bu surette dava esnasında edinilen mallar boşanma davası ile istenemez.
Dava reddedilirse, mal rejimi hiç sekteye uğramamışçasına devam eder.
Tasfiyenin başlaması halinde Katılma Alacağı Davasının görülmesi söz konusudur.
Katılma alacağı davası boşanma ile istenebileceği gibi, boşanma kesinleştikten
sonra bir sene içinde istenebilir. Yalnız tasfiye feri bir sonuç değildir, hakim
boşanmaya karar vermeden malın tasfiyesine karar veremez. Önce boşanmaya
hükmedilmelidir.
Tasfiye her eş için ayrı ayrı yapılır. Ölüm halinde tasfiye de, sadece ölen eşin
değil, sağ kalan eşin de mallarının tespiti ile gerçekleşir.
Ölüm anından itibaren dava açılabilir. Eşlerden birinin ölümü halinde diğer eş
dava açabileceği gibi, mirasçılardan birisi de bu davayı açabilecektir. Önce
mallar tasfiye edilip ayrılacak, bakiye mirasçılar arasında bölünürken, eş
mirasçı olarak yine bu kalan maldan da payını alacaktır. Bu surette iki tasfiye
mevcuttur. İlk olarak kalan eş edinilmiş mallardan kendisine düşen payı alır,
akabinde kendi miras payını alır.
Tasfiyeden sonra her eş diğerinde bulunan kendi menkul malını geri alır. Paylı
mülkiyete konu olan mallarda diğer eş istemese dahi daha üstün yararı bulunan
tarafa hakim malı verir. Diğerine değer olarak ödetir. Örneğin bir dişçilik
muayenehanesi edinilmiş mallar ise, dişçi olarak eşe bu muayenehane verilir,
diğeri maddi karşılığını alır.
Aile konutunda bir istisna mevcuttur. Sağ kalan eş aile konutunu talep edebilir.
Kural intifa hakkı olmakla beraber, haklı sebeplerin varlığı halinde alacağı da
varsa üzerini tamamlayıp ekleme imkanı bulunmaktadır. Eşlerin genel olarak
sadece bir gayrımenkule sahip olduğundan, diğer mirasçıların miras payları küçük
dahi olsa, bu gayrımenkulü sattırmaları mümkün olduğundan kalan eş mağdur
oluyordu.
228/1 madde gereğince, tasfiye esnasında elden çıkartılan mallar hesaba
katılmaz. Tasfiye esnasındaki mallar mevcut duruma göre değerlendirilir.
230. Madde kişisel mallar ile edinilmiş mallar arasında denkleştirme yapılmasını
öngörmektedir. Kişi kendi kişisel malı ile edinilmiş mal elde etmişse, önce
denkleştirme yapılır. Örneğin kredi ile ev alındığı ve fakat borcun halen devam
ettiği bir durumda, evin değeri tespit edilip borç düşülür ve kalan meblağ
edinilmiş mallar olarak değerlendirilir.
Tasfiye, evlilik bitiminde mevcut mallar üzerinde yapılır. Önce kişisel mallar
ile edinilmiş mallar ayrılır, eklenecek değer olup olmadığına bakılır. Akabinde
evlilik içinde kişinin kişisel malları ile gerçekleştirdiği edinilmiş mallar da
değer artışı olup olmadığına bakılır. Tekrarında ise malların değeri birbirinden
çıkartılır, ve kalan miktar ikiye bölünür, mallar iki eş arasında eşitlenir.
Artık değer, yasa gereği denkleştirme işleminden sonra oluşan miktarda her eşin
edinilmiş mallarının toplam değerinden borçlar çıkartıldıktan sonra kalan
miktardır. Yasa koyucu bu durumu, Medeni Kanunun 231. Maddesinde “artık değer
eklenmeden ve denkleştirmeden elde edilen miktarlarda dahil olmak üzere her eşin
edinilmiş mallarının toplam değerinden bu mallara ilişkin borçlar çıkartıldıktan
sonra kalan miktar” olarak tanımlamaktadır.
Artık değer hesabında aktiflerden pasifler çıkartılır.
Aktifler; Edinilmiş mal + eklenecek değer ( muvazaa ve 1 yıl içinde yapılan
olağan dışı bağışlardan oluşur ve Medeni Kanun 230. Madde uyarınca denkleştirme
değeri bulunur.)
Pasifler ise, Borçlar, değer artış payının diğer eşin kişisel malına yaptığı
katkı (Medeni Kanun 227. Madde) ve Kişisel maldan edinilmiş mala giden değerden
oluşur.
Aktiflerden pasifler çıkartıldığında geri kalan ikiye bölünür ve kalan katılma
alacağıdır. Örneğin kadının 15 milyar edinilmiş malı olduğunu, erkeğin 45 milyar
edinilmiş malı olduğunu varsayalım. Eşlerin edinilmiş malları birbirlerinden
çıkartıldığında kalan miktar 30 milyar olduğundan erkeğin kadına 15 milyarlık
mal vermesi durumunda denkleştirme sağlanacaktır. Artık değer 15 milyardır.
Ayşe bu parayı sadece nakdi olarak talep edebilir, ama Ali isterse bu parayı
239. Madde gereği ayın olarak ödeyebilir. Seçim hakkı borçluya aittir. Ayni
ödemelerde malın sürüm değeri dikkate alınacaktır. Bu durum uygulamalarda
zorluklara sebebiyet verecek olsa da sağ kalan eşin güvence altına alınması
açısından oldukça hakkaniyetli olduğu ifade edilmelidir.
Yalnız Medeni Kanun 236. Maddenin 2. Fıkrasında, zina ya da cana kast durumunda
hakimin eşler arasında edinilmiş malları ikiye bölmeyip, artık değerdeki oranı
kaldırabileceği ya da azaltabileceği hüküm altına alınmıştır. Bu madde doktrinde
tartışılmaktadır. Edinilmiş mal sisteminin dayanağı, emekle elde edilen
değerlerdir. Boşanma halinde taraflardan birisinin kusurlu olması, kendi malına
sahip olma hakkını ortadan kaldırmaz. Edinilmiş mal sisteminde kişi edinilmiş
mallardan payına düşen kısım kendisine verilmeyerek cezalandırılması doğru
değildir. Kusur, sadece boşanma davası ile talep edilebilecek tazminatın
gerekçesi olabilir. Aslında kadın hakları kuruluşları bu maddenin kötü niyetli
hakimler tarafından kadınlar aleyhine kullanabileceğini düşünmekle beraber,
boşanma nedenlerinde zina ve cana kasıt suçlarını işleyenlerin çok büyük bir
kısmının erkek olması bu kanunun kadınlar aleyhine kullanılamayacağını sonucuna
neden olmaktadır. Fakat mal rejiminin temel mantığına zarar verdiğinden
kaldırılmasının daha doğru olacağı beyan etmek gerekmektedir.
Artık değere katılımda, eşler yarı yarıya yerine farklı bir katılımı kendi
aralarında kabul etme imkanına sahiptirler. Yalnız bu durum eşlerin ortak
olmayan çocuklarının ve onların altsoylarının saklı paylarını etkilememelidir.
Bu surette eşlerin aralarında anlaşarak miras kaçırmaları engellenmiştir.
Eşlerin ortak çocukları açısından böyle bir mağduriyet zaten söz konusu
olmayacağından, onların zikredilmesine gerek görülmemiştir.
Anlaşmalı boşanma davalarında, taraflar protokole mal rejimine ilişkin hükümler
koyabilir. “Katılma alacağından feragat ediyorum” şeklinde genel bir maddenin
geçerli olmadığı, tek tek mal dökümü yapılmasını daha doğru olduğu beyan
edilmektedir. Zira eşlerin birbirlerinden malları saklamaları mümkündür. “Şu
kadar alacak miktarını alarak katılma alacağımdan feragat ediyorum” şeklindeki
ifadeler daha doğru olacaktır.
Tasfiyede davanın açıldığı tarihteki sürüm değeri dikkate alınır. Bu durum
davaların uzun sürmesi halinde çeşitli mağduriyetlere yol açacaktır. Verilen
bilgilere göre bu konuda henüz Yargıtay’a giden bir dava bulunmamaktadır. Fakat
sistemin karmaşıklığı dikkate alındığında, özellikle uzun süren evliliklerde
katılma alacağı davalarının oldukça komplike olacağı ve kanunen yürürlüğe konmuş
olan Aile Mahkemelerinin yapıları oturana kadar davaların uzun süreceğini tahmin
etmek zor değildir. Bu durumda davanın başlangıç tarihinde değerlerinin dikkate
alınması, değer tespitinde de güçlük çıkartacaktır.
Yasa ayrı yaşayan çiftler konusunda bir açıklık getirmemiştir. Bu noktada
senelerdir ayrı yaşayan çiftler için de, 1 Ocak 2002 tarihinden sonra edinilmiş
malların paylaşımının söz konusu olacağını söylemek mümkündür.
Katılma alacağı davası nispi harca tabidir. Bilindiği üzere boşanma ile açılan
maddi manevi tazminat davaları harca tabi değildir. Fakat katılma alacağı
davaları farklıdır. Yalnız davanın başlangıcında malların tam değerini tespit
etmek mümkün olamadığından, fazlaya ait haklar saklı tutarak tahmini bir değer
üzerinden nispi harç ödenmesi daha doğrudur.
Zamanaşımı ile ilgili bir hüküm mevcut olamadığından genel hükümler kapsamında
değerlendirilmelidir. Kişi herhangi bir maldan daha sonra haberdar olup dava
açabilir.
7- SOY BAĞININ KURULMASI, VELAYET TANIMA VE BABALIK DAVALARI
Medeni Kanunda evlilik içi ve evlilik dışı çocuk ayrımı kaldırılmıştır. Önceden
sadece tanıma ve tüm şahsi sonuçları içeren babalık davası açmak mümkün iken, şu
an bu tarz bir ayrım bulunmamaktadır. Babalık davası olumlu sonuçlandığında, tüm
sonuçları ile soy bağı kurulmuş olur.
Tek tür bir soy bağı vardır ve dört türlü kurulur. Bunlar;
1) Anne ile evlilik
2) Tanıma
3) Evlat edinme
4) Mahkeme hükmüyle ( babalık davası)
Bu dört yoldan hangi şekliyle olursa olsun evlilik halinde çocuklar aynı statüde
kalır.
Medeni Kanunun 295. Maddesi hükmü gereğince sadece Nüfus Müdürlüğüne yapılacak
olan tanıma ile çocuk nüfusa geçirilebilir. Daha önce bu durum Noter önünde
yapılan resmi senet ile sağlanabilmekteydi. Bu konuda kolaylık sağlanması olumlu
bir gelişmedir. Medeni Kanun değişikliği ile çocuğun kimliğinin belirlenmesi
hakkı her şeyin ötesinde sayılmıştır.
Soy bağı ilişkilerinde çocuğun çıkarının ön planda tutulması gerekir. Kişi
gerçek babasına soy bağı ile bağlanma hakkına sahiptir. Önceden evli erkek yada
kadının zinasından doğan çocuk tanınamazken, yapılan değişiklikle bu yasak
kaldırılmıştır. Yalnız bunun için önce dava açılarak çocuğunun nüfustaki babası
ile bağının kalkması, sonra ayrı bir dava ile gerçek babasına soy bağı ile
bağlanması gerekmektedir.
Daha önce birbirleri ile evlenmeleri yasak olan kişilerin çocukları
tanınamazken, Medeni Kanun değişikliği sonucu, ensest ilişkinin sonucu olan
çocuklar tanınabilir. Bu anne babanın günahı ne olursa olsun bedelinin çocuklara
çektirilmemesi anlamında olumlanabilecek bir değişimdir.
Kan bağı, evlilik yada evlatlık işlemi nedeni ile hısımlık ilişkisi doğar. Bu
konuda 3 dava açma imkanı mevcuttur.
Nesebin reddi, bu çocuk benden değildir.
Babalık, bu çocuk ondandır.
Tanımanın iptali, bu çocuk ondan değildir.
Bu davalarda tanıyanın yanılması yada iradesinin sakatlanması halinde de söz
konusu olabilir. Anne ve çocuğa karşı dava açılır.
Özellikle çocuklar hakkında soy bağı hukukunun en temel ilkesi, kamusallık ve
istikrardır. Bu davalarda şekilcilik önemli olduğundan da farklı istemli davalar
açmak mümkün değildir. Açılan davalar üç tip dava türünden birisinde girmek
zorundadır.
Anne çocuğu doğurandır. Taşıyıcı annelik sözleşmesi geçersiz olup, biyolojik
anne doğumdan sonra yapılan sözleşmeden vazgeçerse çocuğu vermesi için
zorlanamaz.
Babalık için ise yasa koyucu belli karineler öngörmüştür. Evliliğin ertesi günü
doğan çocuk evlilik içinde sayılır. Aynı şekilde evliliğin sona ermesinden
itibaren 300 gün içinde doğan çocuklar yine evlilik içinde kabul edilir. Bu süre
geçtikten sonra doğan çocuğun eşe bağlanması ancak dava açılması halinde
mümkündür.
Daha önce farklı sonuçları mevcut olan babalık davaları değiştirilmiş ve tek
şekle dönüştürülmüştür. Babalık davası olumlu sonuçlandığında hısımlık ilişkisi
kurulduğundan, nesebin tüm sonuçları gerçekleşmektedir.
Nesebin reddine ilişkin davalar açıldığında, anne için “hafif meşrep birden
fazla erkekle görüşmüştür” denmesi hukuken yeterli değildir. İddianın ispatı
için somut kanıtlar sunulması gerekmektedir. Davacı çocuğun babası olmasının
olanaksızlığını ispatlanmalı, yada başka bir erkeğin kendisinin baba olmasından
daha ağır bastığını kanıtlamalıdır.
Babalık karinesinin çökertilmesi kolay değildir. Döllenmenin gerçekleştiği
karinesi ve çocuğun bu döllenme ürünü olduğu karinelerinden birisinin
çökertilmesi gerekir. Tabi evlilikler içinde birinci karine oldukça zordur.
Yalnız yurtdışı yada hapiste olunması gibi durumlarda geçerlidir. Tek başına kan
tahlili yeterli olmayıp pahalıda olsa DNA testi yapılmasında fayda vardır.
Evlilik sona erdikten sonra hemen evlenilmesi durumunda yeni eşe öncelik
tanınır. Gaipliğe karar verilmesi halinde bu 300 günlük süre, gaiplik kararının
alındığı tarihten itibaren değil, son haber alma tarihinden itibaren başlar.
Evlat edinilen çocuk, hem kendi öz ailesinin hem de evlat edinenin çocuğu
olabilmektedir. Yalnız çocuk kendi öz ailesi ile bağlarını koparmadığı ve
istediğinde onlara da döndüğü için, evlatlığından miras alamayan ve fakat
ailesine döndüğü halde halen mirasçısı bulunan evlatlıktan kurtulamama söz
konusudur. Evlatlık kendi öz ailesinden de miras alabilir ve onun mirası kendi
öz ailesine geçebilir ve fakat evlatlığın mirası evlat edinene geçmez.
Evlat edinmede ise, soy bağının kurulmasının temel sonucu olarak, evlat edinen
evlatlığı reddedemez, sadece ıskat şartları oluştuğunda mirastan ıskat edebilir.
Bu da uygulamada bazı güçlükler doğuran bir durumdur. Örneğin evlatlığı
tarafından dövülen bir annenin, bu kişiyi evlatlıktan çıkartması gibi bir durum
söz konusu değildir.
Çocuk evlilik içinde doğmuşsa önce soy bağının reddi davası açıp bunu tespit
ettirdikten sonra gerçek babasına bağlanması için dava açılabilir. Soy bağı
davası devam ederken babalık davası açılamaz. Soy bağının reddi halinde, koca
dava açıp kendinin olmadığı ortaya çıkan bu çocuk için yaptığı masrafları haksız
zenginleşme kuralları içerisinde isteyebilir.
Yalnız dava açmak hakkı oldukça geniş kapsamlı tutulmuştur. Kocanın dava açma
imkanı bulunmadığı durumlarda, alt soy yada anne babası ile gerçek baba olduğunu
iddia eden şahıs dava açabilir, annenin de dava açma imkanı mevcuttur. Bu durum
ailenin devamlılığı ilkesi açısından sıkıntı oluşturabilecektir.
Soy bağı ile ilgili davalar, diğer davalardaki genel kurallardan farklılık arz
etmektedir. Bu tür davalarda hakimin resen delil toplama yetkisi mevcut olup,
tarafların delilleri ile bağlı değildir. Bu nedenle ikrar hakimi
bağlamamaktadır. Taraflar sağlık yönünden tehlike yaratmayacak araştırmaları
yapmakla yükümlüdür. Kişinin rıza göstermediği durumlarda tetkik yapmak mümkün
değilse de, hakim, davanın koşullarına göre bunu kişinin aleyhine kullanabilir.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununa göre yetkide kural, davacının davalının
ayağına gitmesidir. Soy bağına ilişkin davalarda ise, yetkili mahkeme
taraflardan birinin yada doğum yeri yerleşim mahkemesidir.
Dava süresi, öğrenmeden itibaren bir, doğumdan itibaren beş yıldır. Çocuk reşit
olduğunda bir yıl içinde dava açma hakkına sahiptir. Ergin olmayan çocuğa
atanacak kayyım dava açabileceği gibi, çocuk on sekiz yaşına geldiğinde bir yıl
içinde bu davaları açabilir. Daha önce bu hüküm olmamasına rağmen Yargıtay
içtihatlarıyla çocuğun reşit olma anından itibaren dava hakkını kazandığı beyan
edilmekteydi. Zira çocuğun yasal kayyımı dava açmayabilir ve çocuğun kendi
gerçek babasına bağlı olma hakkı mevcuttur. Reşit olduğunda kendi kararını
kendisi verecektir.
III- HUKUK USULÜ MUHAKEMELERİ KANUNUNDAKİ DEĞİŞİKLİKLER
Aile Mahkemelerinin kurulması hakkındaki kanun yasalaştığından ve Aile
Mahkemeleri kurulmaya başlandığından bundan sonra konu ile ilgili davalar Aile
Mahkemelerinde görülecektir. Daha önce açılan ve değişik mahkemelerde derdest
olan davaların dosyaları bu mahkemelere gönderilmeye başlanmıştır.
Medeni Kanun değişikliğinden sonra usul hukukunda da bazı değişiklikler vuku
bulmuştur. Örneğin evlat edinmeye ilişkin davalar da Hukuk Usulü Muhakemeleri
Kanununa göre sulh hukuk mahkemesi yetkili kılınmasına rağmen, yeni Medeni Kanun
gereğince yetkili mahkeme, asliye hukuku mahkemesidir.
Boşanmada yetkili mahkeme daha önce tarafların son 6 ay beraber oturdukları yer
ya da davacının ikametgahı mahkemesiydi. Medeni Kanun değişikliği ile şu an
eşlerden birisinin, ikametgahı mahkemesi yada yine son 6 ay oturdukları yer
mahkemesidir.
Tapu kütüğüne Aile konutu şerhi konabilir. Bu surette konut kime ait olursa
olsun diğer eşin rızası olmadan satıp rehnedemeyecektir ve iyi niyetli üçüncü
kişilere karşı dahi yapılan işlemin iptali mümkün olacaktır. Ayrıca boşanma ve
feri sonuçları kesinleşmeden icraya konamaz.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde davaların kazanılması, artık iade-i muhakeme
sebebidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir durumu ihlal olarak
değerlendirdiğinde sadece tazminata hükmediyordu. Bu iç hukuk kuralı sayesinde
tekrar Türkiye’de mahkemeye başvurup tazminatın ötesinde eski işlemin iadesi
mümkün olabilecektir.
Dava değeri dahil olmak üzere, davanın karşı tarafın rızası aranmaksızın bir
kere ıslah edilmesi mümkündür. Fakat mahkemeler kötü niyetli ıslahı kabul
etmemektedirler. Bu noktada faize ilişkin hakların saklı tutulmasına gerek
olmasa da riske atmamak gerektiği söylenebilir.
IV- AİLENİN KORUNMASINA DAİR KANUN VE UYGULAMASI
14.01.1998 tarih ve 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun, Medeni Kanun
değişikliği ile ilgili olmasa da aile içi şiddetin önlenmesi için çok önemli bir
kanun olduğundan, her avukatın bilmesi gerektiği düşüncesiyle ilgi kanun ve
uygulaması da çalışmamıza dahil edilmiştir.
Şiddetin aile yaşamı içerisinde, aileyi oluşturan bireyler arasında gerçekleşen,
“aile içinde bir bireyin diğer bir bireye yönelik fiziki sözel ve duygusal kötü
davranış” şeklinde tanımlanan görüntüsü, toplum için çok büyük tehlike
oluşturmaktadır. Toplumun en küçük birimi olan aile içerisinde gerçekleşen
şiddetin yol açtığı ve açacağı zararlarla toplum bünyesinde derin ve kalıcı
izler bırakmaktadır.
Anayasanın 41. Maddesi devlete ailenin huzur ve refahı için gerekli tedbirleri
alma yükümlülüğünü getirmiştir. Aile toplumun vazgeçilemez temel birimidir.
Ailenin güçlenmesi, gelişmesinin sağlanabilmesi ve fonksiyonlarının yerine
getirilmesi için sosyal yönden olduğu gibi hukuki yönden de korunması
gerekmektedir.
Aile içi şiddet olaylarına daha çok anne ve çocukların maruz kaldığı yapılan
araştırmalar sonunda ortaya çıkmaktadır. Aile içi şiddetin zararı sadece toplum
açısından değil, birey açısından da tehlikeli sonuçlar yaratmaktadır. Aile içi
şiddet, sevgi, şefkat ve merhamet göstermesi gereken bir kişi tarafından
uygulandığından, şiddete maruz kalan aile bireyinin ruhi yapısında hayatı
boyunca silinmesi zor izler bırakmaktadır.
Aile içi şiddetin, toplumun en küçük birimi olan ailede yol açacağı zararların
önlenmesi için, Ailenin Korunmasına Dair Kanun yürürlüğe konmuştur. Yasada, aile
içi şiddet, fiziki, sözel ve duygusal kötü davranış olarak tanımlanmaktadır. 14
Ocak 1998 tarihinde yürürlüğe giren kanun, şiddetin tekrarlanması ile ilgili
tedbirleri sağlamayı amaçlamaktadır.
- Eşlerden biri ya da çocuklar, aynı çatı altında yaşayan aile bireyleri
tarafında aile içi şiddete maruz kaldığında, ihbar üzerine daha önce sulh hukuk
hakimi şu an Aile Mahkemesi Hakimi koruma kararı alır. Hakim;
Kusurlu eşin;
(a) Diğer eşe veya çocuklara veya aynı çatı altında yaşayan aile bireylerine
karşı şiddete veya korkuya yönelik davranışlarda bulunmaması,
(b) Müşterek evden uzaklaştırarak bu evin davalı idare, eğer eşe ve varsa
çocuklara tahsisi ile diğer eş ve çocukların oturmakta olduğu eve veya iş yerine
yaklaşmaması, (bu surette müşterek evin diğer eş ve çocuklara tahsis edilmesi)
(c) Diğer eşin, çocukların veya aynı çatı altında yaşayan aile bireylerinin
eşyalarına zarar vermemesi,
(d) Diğer eşi, çocukları veya aynı çatı altında yaşayan aile bireylerini
iletişim vasıtalarıyla rahatsız etmemesi,
(e) Varsa silah ve benzeri araçlarını zabıtaya teslim etmesi,
(f) Alkollü veya uyuşturucu herhangi bir madde kullanılmış olarak ortak konuta
gelmemesi veya ortak konutta bu maddeleri kullanmaması
Tedbirlerinin herhangi birinin yada tamamının uygulanmasına karar verebilir.
- Yasanın uygulanması için şiddete uğrayan kişinin şikayetine gerek yoktur.
Komşuların ihbarı yada herhangi bir surette mahkemenin haberdar olması
yeterlidir. Hatta bu yasanın uygulamasını yaygınlaştırmak üzere, Adalet Bakanı
Aysel Çelikel döneminde Cumhuriyet Savcılarına genelge gönderilmiştir.
- Yetki konusu da bir düzenleme bulunmamaktadır. Bu nedenle herhangi bir yer
sulh hukuk mahkemesinden yasanın uygulanması talep edilebilir.
Aile Mahkemelerinde görülen boşanma davalarında, koruma kararı da talep
edilebilecektir.
Mahkeme kadının tekrar şiddete uğrama ihtimalini göz önüne alacaktır. Başvurunun
hemen ardından tanık ya da karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan bu kararı
verebilecektir. 4320 sayılı yasa gereği hakim duruşma yapmak zorunda değildir,
şiddete uğrama ihtimalini sezinlemesi dahi yeterlidir.
Yargıtay kararlarında, şiddete uğrayanların tekrar şiddete uğrama ihtimalini
kanıtlamak zorunda olmadığı ifade edilmiştir. Mahkeme, kadının tekrar şiddete
uğrama ihtimaline binaen tanık olmaksızın bu kararı verecektir.
Hakim, kadın ve çocukların yoksulluğa düşmelerini önlemek amacıyla nafakaya
hükmedecek, kadın ve çocuklarını kadın koruma evlerinden birine
yerleştirilmesine karar verebilecektir. Bu tür adli işlemlerin kadına mali
külfet getirmemesi için Mahkemeye yapılacak başvuruların harca tabi olmayacağı
hükme bağlanmıştır.
Tedbir talep edildiğinden, dilekçenin verildiği tarihte karar verilebilir. Kimi
hakimler duruşma açarak ve hatta diğer tarafı dinleyerek karar veriyorlar.
Yasanın konma amacı hatırlatılarak, tekrar şiddete uğrama ihtimaline binaen
karşı tarafın dinlenmesine gerek olmadan karar verilmesinde ısrar edilmelidir.
Doktor raporu yada daha önce yapılmış şikayetler hakimi ikna etmede yararlı
olacaktır.
Bu tedbir altı ay sürelidir. 6 aylık uzaklaştırma süresi hakimin takdiriyle daha
da kısaltılabilir. Süreli olduğundan tekrar verilebilir. Koruma süresi
bittiğinde yeni olayların varlığından bahsederek yeniden koruma talep
edilebilir.
Bu karara karşı yine kararı veren aynı mahkemeye itiraz edilebilir. Fakat karar
kesin olduğundan Yargıtay’a temyiz edilemez.
Mahkeme kararında, 6 ayı geçmemek üzere tedbirin uygulanma süresi belirtilecek
ve tedbire aykırı davranışta bulunması halinde kusurlu eşin tutuklanacağı ve
hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum edileceği ihtar olunacaktır.
Koruma kararının bir örmeği İnfaz Savcılığı’na tevdi olunur, zabıta vasıtasıyla
izlenir. Karara uyulmazsa, eşin şikayetine gerek kalmaksızın savcı tarafından
sulh ceza mahkemesinde dava açılır.
Bu davada Meşhut Suçların Muhakeme Usulüne göre yargılama yapılır. Bu surette
yargılamanın süratle sonuçlandırılması amaçlandırılmıştır. Mahkeme kararını
yerine getirmemenin cezai müeyyidesi 3 aydan – 6 aya kadar hapistir.
Uygulamada zorlayıcı bir yorumla aile içi diğer bireylere karşı da koruma kararı
alınabileceği beyan ediliyor.
Eşlerin evli olması arandığı için mahkeme karar vermeden önce nüfus kayıt
örneğini istemektedir.
Yorum yolu ile imam nikahlı eş hakkında koruma kararı verilebileceği sonucuna
varılabilir. Yalnız hukukumuzun tanımadığı dini evlilikler de, aile tanımına
uyduğundan, aynı muhtarlığa kayıtlı olmaları gibi bazı deliller varlığı halinde
bu yasanın uygulanmasında ısrar edilebilir.
V- TANIMA VE TENFİZ DAVALARI
Yabancı ülkede alınan bir kararın Türkiye’de uygulanabilmesi ancak tanıma ya da
tenfiz davaları ile sağlanabilecektir. Tanıma ve tenfiz arasındaki fark sonuçlar
açısından geçerlidir. Tenfiz kararları icraya konabilir, şartları da farklıdır.
Boşanma kararları sadece nüfusa geçmesi gereken kararlardır. İcraya konmaz. Bu
nedenle boşanma davalarının sadece tanınması hukuken yeterlidir. Tanıma
mahkemeye başvurulduktan ve karar taraflara tebliğ edildikten sonra, yabancı
mahkeme ilamının onaylı tercümesinin altına kaşe vurulmak suretiyle gerçekleşir.
Uygulamada bu davalarda daha önce tenfiz de isteniyordu, günümüzde Yargıtay
boşanmalar için tanıma davalarını yeterli görmektedir.
Tanıma davalarında mütekabiliyet aranmaz ve karar yabancı mahkeme tarafından
verildiği andan itibaren hüküm doğurur.
Tanıma için, verilen ülke kanuna göre kararın kesinleşmesi gerekir. Tanıma
yenilik doğuran bir karar değildir. Yabancı mahkemece verildiğinde gerçekleşir.
Türk mahkemeler kararı sadece tanır, yoksa inşai bir hal oluşturmaz. Bu nedenle
örneğin kişi yabancı ülkede boşanıp yeni birisi ile evlendikten sonra öldüğünde,
sadece boşanma kararını Türkiye’de tanıtmadığı için daha önceki eşi de mirasçı
olamaz.
İdari ve ceza davalarını, kamu yönlü iş davalarını, nihai olmadığından ihtiyati
tedbir kararlarını tanımak ya da tenfiz etmek mümkün değildir. Sadece özel hukuk
konusu olan davalar tanınabilir.
Sadece mahkemeler tarafından verilen kararlar tanındığından, idari nitelikte
kararlarının da tanınması mümkün değildir. Bu durumda sıkıntılarla yol
açmaktadır. Örneğin İskandinavya’da sadece belediye kararı ile boşanma
gerçekleşebiliyor ya da bazı ülkelerde kadılık makamı mevcuttur. Yargıtay bu
kararların tanınmayacağına dair karar vermiştir. Bu görüş doktrinde
eleştirilmektedir, zira her ülkenin kendisine göre bir hukuk sistemi mevcuttur.
Bizim gibi mahkemelerinin bulunması aranmamalıdır. Kaldı ki böyle bir makamın
verdiği karar Türk tarafının mağduriyeti ile sonuçlanıyorsa, zaten kamu düzeni
ilkesi gereğince tanımanın reddi mümkün olabilecektir. Yabancı unsurlu davalarda
kamu düzeni çok büyük bir önem arz etmektedir. Uygulanan hukukun kamu düzenine
aykırı olması halinde kararın tanınmayacaktır.
İcraya konması gereken velayet veya nafaka gibi durumların varlığı halinde
tenfiz davasının açılması gerekmektedir.
Tenfiz hakimi, davayı yeniden görmez, sadece Milletlerarası Özel Hukuk ve Hukuk
Usulü Kanununda yer alan tenfiz şartlarının yerine gelip gelmediğine
bakmaktadır. İcraya konulacak kararların tenfiz edilmesi gerekir. Tenfiz,
kendisine karşı karar tenfiz edilenin ikametgah mahkemesinde açılır ve asliye,
iş hukuku ile ilgili ise iş mahkemesinde görülür. İkametgah yoksa, sakin olduğu
yer mahkemesi yoksa, İstanbul, Ankara, İzmir mahkemelerinden birisinde açılır.
Tenfiz hakimi hükmü inceleyerek verilen kararın Türk kamu düzenine aykırı olup
olmadığını incelemektedir. Akabinde tenfiz için hükmü veren ülke ile
mütekabiliyetimiz olup olmadığını araştımaktadır. Adli, kanuni ya da fiili bir
mütekabiliyetin mevcut olması bu şartı gerçekleştiğini gösterir.
Tanıma ve tenfiz şartlarının here iki ülkede aynı olması kanuni mütekabiliyeti
sağlar. Ayrıca konunun Türk mahkemelerinin münhasır yetkisine giren bir konu
olup olmadığına bakılır. Gayrimenkul aynına ilişkin davalarda Türk mahkemelerin
münhasır yetkisi bulunduğundan bu konuda ne olursa olsun farklı bir ülke
kararının tenfiz edilmesi mümkün değildir.
Kişi hallerine ilişkin davalarda Türk hukuk kurallarının uygulanmaması tenfize
engeldir . Bu şart tartışılıyor, zira her ülkenin kendi MÖHUK kuralları mevcut
olduğu için kişi hallerine ilişkin davalarda kendi hukuk kurallarını
uygulamaları muhtemeldir. Diğer ülkeden, kendi kanunlarını uygularken bizim
MÖHUK kurallarımızı da dikkate almalarını beklemek doğru olacaktır.
Nafaka alacaklarında, Nafaka Alacaklarının Tahsili Hakkında Uluslararası
Sözleşme mevcuttur. Bu uluslararası sözleşme pek çok kolaylık sağlamaktadır.
Nafakaya ilişkin ilamın yerine gelmesi için Cumhuriyet Savcılığına yetki
verilmektedir. Cumhuriyet Savcılığı kendisine verilen konularda tebligat
yapabilir, tenfiz davası açabilir, yurtdışında dahi dava açma yetkisi vardır.
Uygulamada Noter kanalı ile Cumhuriyet Savcılığına yetki verilmektedir. Yargıtay
verilen yetkinin içeriğinin ayrıntılı olarak açıklanmasını koşul olarak ileri
sürmektedir.
VI- SONUÇ VE KANAATİMİZ
Medeni Kanun, İsviçre Medeni Kanun değişikliklerinin tercüme edilmesinden
ibarettir. Eski yasaya göre daha hakkaniyetli çözümler içermesine rağmen,
uygulaması oldukça zor bir sistem getirmektedir. Özellikle mal rejimi,
uygulamada oldukça büyük zorluklara neden olacağa benzemektedir. Bizden çok daha
fazla sistematik bir yapısı bulunan İsviçreliler bile mal rejimlerini değiştirme
hazırlıkları içersinde iken, bizim onlar tarafından dahi uygulanamayan bir
sistemi almamızın hatalı olduğu ifade edilebilir.
Kayıt dışı ekonominin çok fazla olduğu Türkiye’de bu sistemin sağlıklı olarak
yürümesine imkan yoktur. Ayrıca evlilik içinde eşlerin mallarının envanter ile
tespit edilmesi ve boşanmanın vuku bulması halinde bunların paylaştırılması
fiilen çok zordur. Üstelik bu durum evlilik içindeki eşlerin birbirine olan
güveninin kaldıracağından, huzursuzluklara sebebiyet verecektir.
Medeni Kanununun uygulanmasında en büyük sorunlardan birisi ispat sorunudur.
Evlilikler, şirketler gibi ortakların her an mal kaçırma şüphesi ile
birbirlerine baktıkları, mal varlıklarının envanterini tuttuğu, kendi malını
evlilik içinde kullandığı diğer mallardan ayırdığı kurumlar değildir, genel
olarak da uzun sürer. Bu noktada, örneğin, eşlerden birinin kendi kişisel malını
satmak suretiyle aldığı bir malın ne olacağını tespit edebilmek hiç de kolay
olmayacaktır. Eşlerin ayrılırken maddi konularda büyük ihtilaflar yaşaması,
özellikle çocuklu ailelerde oldukça büyük sorunlara sebebiyet verecektir.
Uygulanmasının çok zor olduğu ve evliliği boşanma ya da ölüm sonucu sona
erdiğinde bir limited şirketin mallarını paylaştırırcasına mal paylaşımı
yapılmasının aile kurumuna verdiği zararlar inkar edilemez. Üstelik bu durum
mali sıkıntılar nedeni ile eşlerin evlilikten kaçınmaları ve nikahsız
beraberliklerin artmasına neden olacaktır.
Nitekim edinilmiş mallara katılma sistemi 1 Ocak 2002 tarihinden itibaren
geçerlidir. Bu sistemi evliliğin başlangıcından itibaren yapmak isteyenler 1
ocak 2003’e kadar birlikte notere giderek farklı bir mal sistemini
seçebilirlerdi. Bir yıl içinde yapılan sözleşmeler 1000’in altında kalmıştır.
Üstelik bunlardan azımsanamayacak bir çoğunluğunu bundan sonra da mal ayrımı
sistemi yapılmasını isteyenler oluşturmuştur. Bu durum toplumun büyük kısmının
bu mal rejimine sıcak bakmadığını ortaya koymaktadır.
Fakat olumsuzlukları ne kadar çok olursa olsun boşanma esnasında sürekli mağdur
taraf olan bayanların haklarının korunması açısından Medeni Kanunun büyük bir
adım olduğunu yadsımaya imkan bulunmamaktadır. Türkiye’de evlilik içi gayrı
menkullerin sadece %8.3’ü bayanlar üzerine kayıtlıdır. Bu rakamlar sadece
evlilik içinde değil, miras sonucu kadınların haklarını alamadıklarını
göstermektedir.
Medeni Kanun değişikliğinden önce evlilik sona erdiğinde, mallar kimin üzerinde
ise, onun üzerinde kalıyordu. Mal ayrılığı sisteminde ailede paranın hakimiyeti
genel olarak erkekte bulunduğundan, kadın ücret mukabili çalışsın çalışmasın,
boşanma vuku bulduğunda evlilik esnasında mallar erkekte kaldığından kadınlar
mağdur olmaktaydılar. Sadece cüzi bir nafaka ve eşlerinin kusurları ispatlandığı
takdirde, yine genelde çok cüzi olan tazminatlar alabilmekteydiler. Çoğu zaman
ağır boşanma sebepleri gerçekleşse dahi, maddi imkansızlık ve gelecek korkusu
ile boşanma yolunu tercih edememekteydiler.
Edinilmiş mal sistemi kadın ev hanımı olsun olmasın, evlilik içi edinilen
mallarda hakkı olduğu düşüncesine dayanır. Yasa sonucu, kadının içeride
çalışması ücretlendirilmiş olup, kadının evdeki emeği değerlendirilecektir.
Erkeğin eşi bulunmasaydı eve temizlikçi getireceği yemeğini yaptırmak,
çamaşırlarını temizletmek, çocuklarını baktırmak için ayrı insanlara ihtiyaç
duyacağı gerçeği karşısında bu ev içi hizmetin hesaba katılması doğrudur. Bu
noktada edinilmiş mal ortaklığı sistemi, eşlere boşanma ve ölüm halinde eşit hak
tanımakta ve mağduriyet azamiye inmektedir. Evde yada tarlada bahçede ücretsiz
olarak aile için çalışmaya katılan kadının emeğinin değerlendirilmesi ve eşit
mal sahibi olmaları sağlanabilmesi amaçlanmaktadır. Benim gözlemleyebildiğim
kadarıyla okullarda öğretilen hukuk mantığını zedelemek pahasına, Yeni Medeni
Kanunda pek çok istisna getirilerek aile hukukunda bu hakkaniyet sağlamaya
çalışılmış. Bu noktada hakkaniyet ve adaletin sağlanmasının, muhtemel uygulama
zorluklarına değeceğini ifade etmek mümkündür.Av.Fatma Benli (hukukcular.org’dan
alınmıştır)